Mayıs 68 şövalyeleri...
Cumhuriyet · 30 Ağustos 1987
PERPIGNAN/FRANSA — Gecenin gözkapakları üzüm bağlarının yeşili üstüne inmeye başladığında, az ötedeki Almanın evinden ince bir flüt sesi yükselir. Ağustosböceklerinin sustuğu, sabahtan beri koşup oynayan çocukların yorulduğu ve yaşamlarından bir günü daha geçmişe gömen erişkinlerin acı tatlı hayaller kurduğu saattir bu.
Yıllardır kendi evini yapacak parayı toparlayamadığından, köy belediyesinin üst katında bedavaya yakın bir kiraya oturan İspanyol asıllı komşumuz, flüt sesinin çağrısına asla dayanamaz. Çeker gitarını alır duvardan, kılıcını kınından çıkaran bir Toreador gibi. Ve beş parmağıyla bir tıngırdatıp, bırakır. Flütün yanıtını aramaktadır. Beklenen nağme gecikmez ve beşyüz metre mesafeden, çalınacak parçaya karar kılınır.
Magritte'ın beyaz karanlığında yükselen aya karşı, bizim entel köyünün muhteşem konseri resmen başlamıştır. Flüt ve gitarın uyumlu titreşimlerini, gün boyu Pirene yaylalarında soğuklayan koyunların ağıla dönüşü bazı günler biraz bozar. İki usta işi nota arasında, Gershwin'imsi bir çıngırak kokteyli tadarsınız ister istemez.
Biliyorum, size şaka gibi gelebilir, ama flütçümüz Bremenlidir, çobanımız felsefe doktoru olup, on sekiz yıldır koyunlarla iştigal etmektedir.
Torderes, Fransa ile İspanya arasında Atlantik kıyılarından Akdeniz'e uzanan altı yüz küsur kilometrelik sınır boyuna inci gibi dizilen, yüzlerce köyden biri. Daha doğrusu "komün." Fransız devriminden sonra başlatılan yönetim örgütlenmesine göre "komün", en küçük merkezi yerleşim birimi oluyor.
Bizim bücür komün de ülkedeki yüzlerce benzeri gibi, 1950'li yılların getirdiği sanayi merkezlerine göç olayının fırtınasına tutulmuş. Güzelim taş evlerin ağır ağaç kapıları bir bir kapanmış. En son papaz da vurunca dükkâna kilidi, çanı susan kimsesiz kilisenin duvarı bile sessizce çöküvermiş bir gün.
Pirene dağlarından kopup gelen tramontan fırtınalarının savurduğu on yıllar geçmiş aradan. Bu yörede tüm yapılar, bu korkunç yeller öngörülerek inşa edilir. Çatılar beton, kiremitler bu betona gömülüdür. Pencereler ufarak, bal peteği gibi göz göz çerçevelidir. Coştuğu zaman bir kucakta köklediği koca çamları buket niyetine bacalara diken deli tramontan, estiğinde havada ne bulut ne gam; pencerede de yekpare cam bırakmaz yoksa.
Yörenin insanları yine de severler bu rüzgârı. Gökyüzü onun sayesinde hep mavidir. Soluğu da dağlardan topladığı ıtır kokularıyla yüklüdür. Torderes'ın taş yapıları tramontan kadar güçlüdür en az. Yıllar süren bir ıssızlığa dayanırlar ki inadına, dayanırlar ki inanılmaz.
Derken günün birinde, hatta tam tarihi de verebiliriz, 1968 yılının mayıs ayında bir başka rüzgâr kopar Paris'ten. Yakıcı soluğu tüm Fransa'yı alazlar geçer. Gençler dünyayı kocaman bir "komün" gibi düşlemektedirler. Maymunoğlunun o güne değin üstüste dizdiği tüm incileri; aile-kilise-devlet üçgenindeki kutsal çiftleşmeyi, ekonominin patron makyajlı suratını, fildişi beyazlığındaki dişlerinin arasında çatır çatır çiğnemekte, üstelik yutmayıp tükürmektedirler.
Ama toz duman yatışınca kendi geleceklerinden başka hiçbir dengeyi bozamadıklarını anlamakta gecikmezler. Bu gençlerden bir bölümü, içine tükürdükleri bu düzene geri dönmeyecek kadar şövalye, kimi de aynı düzenin parlak birer uygulayacısı olup milyonlar avuçlayacak kadar açıkgözdürler. İkinciler, o çok sevdikleri devrimin baskı baskı suretlerini pazarlarken, kimi birinciler sessizce göç eder Paris'ten. Ve ıssız komünlere yerleşir, inandıkları gibi yaşamaya başlarlar.
Yıllardır insan eli değmemiş kapıları ardına kadar açılır, o güzel taş evlerin. 68'liler, buraların kime ait olduğunu soruşturmak bir yana, merak bile etmemektedirler. 'Ev oturanındır' derler. Bacayı onarıp ocağı tüttürürler.
İşte Torderes'in felsefe doktoru da böyle çoban olmuştur onsekiz yıl önce. Bu gibi uygulamalara "entel hevesi" diye bakanlara, tramontan rüzgârlarına karşı bunca yıldır ocağı tüten tapusuz evlerinin penceresinden, burada doğan ve nikâhsız evliliklerinden olma iki çocukları ile alaylı alaylı el sallarlar.
Onlarınkine bitişik harabe ise bundan birkaç yıl önce 68'li ağabeylerinin karizmasına kapılan gencecik bir Kanadalı çift tarafından önce işgal, sonra tamir edildi. Erkek, ekonomi eğitimi gördükten sonra tüm dünyayı gezmiş, şimdi Torderes'te inşaat kalfalığı yapıyor. Kadın, varlıklı bir ailenin kızı, belli. Öyle âşık ki kocasına, o evi peri masallarındaki şekerden kulübeler gibi döşedi. Tavukları var, yumurtalarını bizlere satarak aile bütçesine katkıda bulunuyor. Arada bir de köyün deneyimli hanımlarının kapısını çalıp kocacığına pişirmek üzere yemek tarifleri alıyor; beceremediği zaman da küplere binmekte.
68'li kuşaktan bir farkları, evli olmaları. Bir zaman birlikte oturduktan sonra, haftanın iki günü hizmet veren belediyede, nefis bir şarap üreticisi olan ve yaşamının ilk nikâhını kıyan belediye başkanının gözyaşları arasında evlendiler.
Gelgelelim bir süre sonra genç gelinin doğal yoldan çocuk yapamayacağı anlaşıldı ve bundan iki ay önce suni döllenmeyle gebe bırakıldı.
Birkaç evi alıp restore ederek müzisyen arkadaşlarına kiraya veren Alman mimar, 68'li çoban ailesi, İspanyol gitarcı ile Parisli dilber karısı, her önüne gelenle yatarak karısını çok kızdıran Belçikalı pilot eskisi, birkaç önemsiz Fransız ve bir buçuk İstanbulludan oluşan komün halkı bu habere pek sevindi.
Kanadalı genç komşularının "In Vitro" gebeliği, köy meydanında çılgınca gülüp söyleyerek - tabii bu arada belediye başkanının özel stoklarını da iyi ederek- layıkıyla kutlandı.
Bilim yalnız yok etmeye değil, var etmeye de yarıyordu demek ki...
Orda bir köy var; Akdeniz'e on, Marmara'ya üçbin kilometre uzakta.
Pasaport verilmese de, parasızlıktan ya da zamansızlıktan gelemeseniz de o köy biraz da sizin köyünüzdür.
Onca dil arasında güzelim Türkçe de konuşulur.
[Fotoğraf altyazısı: BİZİM KÖY — İspanya-Fransa sınır boyuna inci gibi dizilen yüzlerce köyden biri, Torderes. Ve ötekilerden farklı. Bu köy, 'Paris onlarınsa, bizim değildir' diyen, şövalye ruhlu 68'lilerin köyü.]
