Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1987

İspanyolların arabeski

Cumhuriyet · 18 Ekim 1987

VALENCIA — İnsanları hububat gibi tartıp üstü etiketli, ağır mühürlü torbalara doldurmak. Türk erkeği güçlüdür, İsveç kadınları ateşlidir, İtalyanlar gevezedir diye düzgün sınıflara ayırmak. Ne güzel, ne rahat, ne kolay, ne temiz bir açıklama biçimidir şu genelleme...

Schopenhauer'in Fransızların hafifliğini vurgulamak istediği bir söyleşi sırasında, “Afrikalıların maymunları varsa, bizim de Fransızlarımız var” dediği rivayet edilir. Fransızlar İspanya'ya doğru dudak büküp, “Afrika Pirene dağlarında başlar” diye gülümserler.

Pirene eteklerine yayılan Basklar, kinci bakışlarını aşağıya çevirerek, “Biz uzun boylu sarışındık. İspanyollar geldi, kısa boylu esmer olduk. Kanımız bozuldu” diye söylenirler.

Sözü geçen İspanyollar ise biraz daha güneydeki Araplardan hiç hazzetmezler. Kara kaşlarını çatıp, kara ve bazen de kıvır saçlarını sıvazlayarak, “Araplar İberik yarımadasını işgal ettiler, ama biz onlarla kaynaşmadık” derler. Düpedüz Arap olan güney İspanya'nın mimari stiline de “hispanomoresk” takma adıyla sahiplenmeye çalışırlar.

Kuzey Afrikalıların “Bedeviler”den, “Bedeviler”in de “pigmeler”den hoşlanmadığını rahatlıkla varsayabiliriz.

“Anayurt Oteli”nin kadın oyuncusu Serra Yılmaz ile Valencia'ya doğru yol alan bir “Renfe” otobüsündeyiz. Yavaşlığı ve sıkışıklığı ile ünlü karikatürist Dubont'un çizgilerinden mizah dünyasına cilt cilt tren öyküleri kazandıran İspanyol trenleri, otobüsün icadından bu yana yitirdiği müşteri sayısıyla sıkışıklık sorununu çözmüş, ama hâlâ aynı hızlıkta. Olağan bir ülkenin demiryolları işletmesi, doğal olarak hangi işle uğraşır?

Trenler ve demiryollarıyla değil mi? İspanya'da değil. Akdenizli dehası burada başlıyor işte: Trenlerin hızını yükseltip demiryollarını adam etmekten umudunu kesen “İspanyol DDY'si” “Renfe”, otobüsçülükte para var, tutmuş bir otobüs şirketi kurmuş. İspanya'nın dört bir yanına doğru dürüst tren kaldıramayınca, vızır vızır otobüs kaldırıyor. İşte öylesine bir tren yolları otobüsündeyiz, Serra Yılmaz ile. Süper lüks. Valencia'ya gidiyoruz ya lafın gelişi işte. Sanki İstanbul-Ankara E-5 karayolunda, sapına kadar bizden bu otobüs. Videoda bir “Rambo” filmi bitiyor, müzik setinde bir “İspanyol arabeski” başlıyor. Hani yani hoparlör bu denli burnumuzun dibinde olmasa, sözlere dikkat etmesek, tıpkısının aynısı Neşe Karaböcek söylüyor sanki. Tabii aslında arenada ölen Pakito'nun dul karısı İsabel, bu usturuplu hıçkırıklarla nakarat çeken kuş.

Adam öleli üç yıl oldu, güzel karısı İsabel tüller ve mücevherli yeni ve taze bir dul ile öksüzünü sahnelere vuruncaya kadar sürecek.

Kulağımızda İspanyol arabeski, gözümüzde Silvester Stallone'un pazuları, İspanyol tren yolları Renfe'nin otobüsündeyiz. Sevinç içindeyiz. Çocuklar gibi eğleniyoruz Serra ile. Venedik'te ödül kazanan “Anayurt Oteli” yarışacak Valencia'da. Kıpır kıpır bir umut yüreğimizde. Niçin olmasın? “Anayurt Oteli”, evrensel ölçüde bir film. Vücutları gibi kültürleri de boyuna değil enine olan hükümet üyelerinin sansürlerle yönettiği Türk sineması, zincire vurulamayan bir patlamayla Avrupa'ya açılıyor, bu kuşkusuz.

Anlaşılan bu bereketli dulluk bir başka boğanın, bir başka torerodan alacağı intikama, yahut Avrupa'da giderek artan bir ilgi var Türkiye'ye. Henüz ne olumlu ne olumsuz bir yörüngeye oturmuş değil üstelik. Bekleyen, anlamaya çalışan ve bazı şeyleri belki de atladıklarını kavrayan bir ilgi bu. Televizyonlarda Türkiye'de çevrilen ya da Türkiye konulu filmlerin bini bir para. Basın deseniz aynı. İspanyol “El Pais” gazetesi, eylül ayında Yalçın Pekşen'i andıran bir üslupla, Kapadokya'ya doğru yola koyulup altı günde üç bin kilometre yolu soğuk hava tertibatlı olması gerekirken, olmayan otobüslerle yapan 40 kişilik bir İspanyol grubunun maceralarını yayımladı.

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1