Az çalışıp çok kazanmak
Cumhuriyet · 13 Aralık 1987
BİLBAO — 1950 kuşağı çocukları tozlu yollarda sek sek eğitimi görürken, kulaklarına şimdilerde pek duyulmayan bazı klişelere çok alışıktı Türkiye konusunda. “Fukara memleket”, derlerdi büyüklerimiz, acımayla karışık bir sevgiyle. Sonra çocuğunun yeteneksizliğini kimseye çaktırmadan kendine itiraf psikolojisini içinde taşıyan bir “Tembel milletiz boyun büküşü, vesselam” denirdi. Buna rağmen biz bacaksızlar, Türklüğümüzle övünmek, çok çalışmak ve yurdumuza güvenmekle yükümlüydük. Övünmek ve güvenmek kavramlarımız, kanımızın deli aktığı ilkbahar zamanlarında çok yara aldı. Tarlada boy veren başaklar gibi biçilmiş.
Postalarımızın ise değerini bilelim: Bu yaz İstanbul'a geldiğimizde, mektupların ne kadar düzenli dağıtıldığını görüp, hele hele bir postaneden manyetik kartla telefon edilebildiğini keşfedince, sevinçten gözlerimiz yaşardı. O gün bugündür sakladığım Türk manyetik kartını şeref madalyası gibi hiç eksik etmiyorum üstümden ve çıkarıp çıkarıp gösteriyorum, yakında boğacak kadar içli dışlı olduğum “İspanyol Telefonica”sına. “Bak, diyorum, sizin var mı? Utanın. Bir de AT'ye üye olacaksınız.” Peki ama bu ülke, kesin olarak Türkiye'den daha zengin, illeri ve uygar. Nasıl oluyor bu?
Üç yıllık vatan hasretini gömüp dördüncüyü dişlerken, bu sorunun yanıtını verebiliriz artık: İspanya'yı turizm gelirleri ayakta tutuyor. Ekonomi, endüstri ve uluslararası prestij alanında yaptığı büyük hamlelerin arkasında, dünyanın turizmden en çok para kazanan dördüncü ülke olmanın getirdiği güç var. Ne alınteri ne de beyin hücreleriyle varmışlar bu noktaya. Önce Amerika'nın, sonra da turizmin pompaladığı dağ gibi dolarları, akıllıca yatırışlar yatırılacak yerlere, o kadar...
Bir kez daha yazmıştık: İspanya'nın yalnız 1986 yılında ağırladığı turist sayısı 44 milyon, turizmin geliri 12 milyar dolar... Ve bu yağmur üç aşağı beş yukarı, her yıl aynı bereketle yağıyor, yağıyor, yağıyor...
Türkiye'mize her yıl böyle bir para girse, sarsarız Amerikan Senatosu'nun insaf suyuna gerek kalmazdı pek.
Düş kurmak da dövizle değil ya: belki de böylece, kendilerinden başka yapıda yaşam biçimleri, kültürler ve insanlar göre göre, kim kimle öpüştü diye zabıt tutan polisimiz bu işlere daha az merakh, meclisimizin ahlak anlayışı daha değişik, erkeklerimiz daha az kaba, kadınlarımız da kendilerini kafalara bürünmek zorunda olan et yığınları gibi görmese daha az düşkün olurlardı.
Çünkü Franko zamanında İspanya'da da “Guardia Civile” neferleri, ellerinde bez metre, plajlarda mayoların enlerini ölçermiş. Onlar da geçmişler bu yollardan […]dik. Oysa henüz yemyeşildik.
Ama çalıştık. Çok çalıştık. Çok çalışmanın çok kazanmak ya da iyi yaşamak olmadığını anlamamız da epey zaman aldı. İspanyollar bu alanda bizden akıllı. Çok çalışmanın daha iyi yaşamak anlamına gelmediğini yüzyıllar önce çözmüşler; henüz ana karnında, kabuklarını çıtlatmadan öğreniyorlar.
Baskı, Katalanı, Galiçyalısı ve Endülüslüsüyle tüm İberik yarımadası halklarının kendilerini en İspanyol hissettikleri an, hiç tartışmasız Madrid hükümetinin çalışma saatlerini diğer Avrupa Topluluğu ülkelerine uydurmaya kalkıştığı zaman oluyor. Her renk ve cinsten sendikanın tek bir soluk, tek bir yumruk halinde şahlanışı, gerçekten görülmeye değer. Hedef: Bugünkü saat sayısını korumak.
İspanya'da büyük mağazalar hariç esnafın çalışma saatleri sabah 10'dan öğleden sonra 2'ye, akşamüstü 5'ten akşam 7'ye kadardır. Yani günde toplam altı saat çalışır, cumartesi öğleden sonra ise hiç açmazlar. Öğleden sonra 2 ile 5 arası, ulusların kutsal “siesta” zamanıdır, ama uykudan çok dalga geçmeye yarar.
Peki ya postaneye, bankalara, resmi dairelere ne buyrulur? Saat 9'da kaldırırlar kepenklerini, öğleden sonra 2'de indirir ve bir daha açmazlar. Öğleden sonra mektup gönderemez, para çekemezsiniz bankalardan. Cumartesi yarım gün, diğer günler müşteri kabul etmeden öğleden sonra üçe kadar çalıştıklarını da üst üste kaysak, adamların haftada taş çatlasa 35 saat çalıştığını kaydediyoruz.
Bu rahatsızlığın meyveleri de cibetle ağır sıklette güreşmiyor. Fransa telekomünikasyon alanında “minitel” ve “kompütür” sistemiyle yaptığı korkunç hamleyle dünyadaki en ileri telefon sistemini gerçekleştirir, yine dünyanın en iyi tren yolları ağını ve en hızlı treni olan TGV rekorunu (Japonların önünde) elinde tutarken, Fransa-Türkiye arası mektuplar üç günde gelip giderken, aynı mektuplar Fransa ile İspanya arasındaki gülünç mesafeyi en iyi 10 günde, İspanya ile Türkiye arasını 15-20 günde alıyor.
Trenler ise birkaç göstermelik özel tren hariç tam birer dilenci vapuru. Barcelona-Bilbao arasındaki 600 kilometreyi, gece ekspresi tam on üç saatte gelebiliyor, bilfiil tanık olduk. Bütün komşu kapılarda durup hal hatır sormamız, gece olmasaydı son derece kolaydı.

