Küçük günahların tanığı
Cumhuriyet · 17 Ocak 1988
BİLBAO — Casco Viejo'nun güzel bir kahvesinde oturmuşuz. Oturmuş da kadehlere, kehribar renkli şarap doldurmuşuz. Önümüzde sıra sıra "tapas"lar, kürdanlara geçirilmiş minik soğan turşularına sarılı hamsi filetoları, mürekkebinde pişirilmiş ahtapot halkaları, ince ince kıyılmış kara domuz jambonu "jabugo"...
Daktilodan kırılmış tırnaklarımız, çocuk bezi, koca çorabı, yağlı tencere yıkamaktan biraz hantallaşmış ellerimiz ve yorgun yüzlerimizin çukurlarında sinsice bürümcüklenen zaman izleriyle "günah" olan ne varsa getirsinler, tadına bakmakla meşgulüz.
Arkadaşımın iri yeşil gözleri, diliyle damağı arasında usul usul eriyen saydam jambon parçacığından aldığı hazla kısılmış. Onun cehenneme bilet kesen bu kutsal anını, saygılı bir sessizlikle karşılıyorum.
"Günah stoklarımız"ın hızla eridiğini gören barmen, sinekkaydı tıraşından yükselen parfüm kokusunu, burnumuzun yakın istifadesine sunarak "Daha ister misiniz?" diye soruyor. Zaten "cehennemlik" olmuşuz, ha az pişmişiz, ha çok ne fark eder? Gelsin efendim bir tabak jabugo daha...
Kara domuz dedikleri, yaban domuzunun renginde evcil olup serbest dolaşan bir "mundar" cinsi. Jabugo da onun yekpare kalçasının özel tuzlanıp tütsülenmesiyle elde edilen jambon çeşidi.
Az ötede oturan gençlerden biri, elindeki çatalı, mermer masaya vurarak tempo tutmaya başladı. Fırlıyor ortaya ikincisi, el çırpıyor, topuk vuruyor, diz kırıyor. Kaşlar çatık, omuzlar dik, elinde "toreador tolgası" niyetine evirip çevirdiği deri bir ceket. Erkek tavuskuşunun, dişisi önünde kuyruğunu yelpazelemesini andıran bu dansın sonunda, deri ceketini şöyle bir döndürüp ayaklarımızın dibine seriyor. Birdenbire gelişen bu davet karşısında biz cahil bir avanaklık sergilerken, arkadaşım, o saçının teline kadar kadın olan kadınlara özgü yarı baygın, yarı yılgın, dokunup tutmayan bakışlarıyla kehribar renkli kadehini kaldırıp, "gracias" diyor. Hiçbir dilde teşekkür böylesine müzikli olamaz. Viva Espania!.. Ay, özür dilerim, "Gora Euzkadi!" demek istemiştim. Bütün bu mizansen çok İspanyolca ise de "Bask ülkesinde" olduğumuz unutulmamalı.
Deri ceketli delikanlı, arkadaşlarının gülüşmeleri arasında masasına dönerken, uğrunda Bask bile olunabilecek yeşil gözlü arkadaşım, bana dönüp özlemle içini çekiyor: "Eskiden subayların pelerinleri varmış. Annem anlatır. Yolda yürürken beğendikleri hanımların ayakları dibine pelerinlerini sererlermiş. Kulunuz köleniz olayım, anlamına geliyor bu. Tabii deri cekette böyle bir şiirsellik yok."
Vay canına. Beğenilen hanımlara dirsek vurulup, çimdik atılan Beyoğlu kültürümüzle biz, olayı, "Gel buraya uzan" diye yorumlamıştık oysa.
"Nerea", adı böyle. Baskça bilmeyen bir Basklı... O çocukken okullarda yerel dili öğrenmek henüz zorunlu değilmiş. Sonradan öğrenmeye çalıştıysa da bir süre sonra sıkılıp bırakmış. Orada burada gözüme ya da kulağıma çarpan birkaç Baskça sözcük gelince aklıma, doğrusu hak vermiyor değilim. "Zerbitzugunea." O da yetmezse "gogoragu ezazu." Herkesin diline saygımız sonsuz. Bask atalarının bu dili icat ederken ağızları başka işle meşgulmüş anlaşılan.
Kendisi öğrenemiyor, ama çocuklarının ana dillerini öğrenmelerine çok önem veriyor Nerea. Önümüzdeki yıllarda "Euskara" dilini bilmeyene ekmek yok buralarda.
Söz dönüp dolaşıp erkeklere geliyor bir ara. Nerea'ya göre, "Homoseksüellerle Macho'ları saymazsak, geriye fazla bir şey kalmıyor bu ülkede." Oysa İspanyol "macho"ları, görünüşte dünyanın en kibar yaratıkları. Tanısın tanımasın kadına yol vermeyen, kadının önüne geçen bir İspanyol erkeği düşünülemez bile. Kapıda karşılaşan apartman sakinlerinin birbirlerine "iyi günler" dilemelerinden tutun, kuyrukta bekleyen insanların birbirlerinin hakkına olan saygısına değin, hiçbir yazılı yasa ile sağlanamayacak toplumsal kibarlıklar, İspanya'da Hazreti İsa'dan sonra gelen en büyük tutku zaten.
Hz. İsa ve validesi Meryem'le ise, en olmadık kıyı bucak dahil, her yerde karşılaşıyorsunuz. Kadın ve erkeklerin boynunda, başka hiçbir Avrupa ülkesinde rastlanmayan büyüklük ve çoklukta sarkan haçlardan (bazıları Drakula'nın tabutu gibi kutu biçiminde) başka, çarmıha gerili İsa minyatürlerine bile rastlanıyor. Örneğin, sinekkaydı tıraşını burnumuza sokan garsonun göğsünde, som altından bir İsa "can çekişmekte." Yoksulluğu bir erdem sayan Hz. İsa, cenazesinin yüzyıllardır ne çok paraya satıldığını görse çok şaşırırdı herhalde.
Hz. İsa, yalnız boyunlarda sallandırılmakla kalsa yine iyi, otel odalarında, aile pansiyonlarında da hep o. Otel, dört yıldızlı, bir "Parador" falansa, küçük bir tahta haçla durumu kurtarıyorsunuz. Otelin yıldız sayısı azaldıkça, haçın boyu büyüyor ve de üstüne sahibi çıkıp oturuyor.
Cordoba'da şirin bir aile pansiyonunda kalıyorduk. Duvarları mavi çinilerle kaplı, iç avlusu "Binbir Gece Bahçeleri" gibiydi. Ama kaldığımız odada, tepemde kıvranıp duran İsa, öylesine canlı ve üzerindeki kan damlaları öylesine acıklıydı ki bütün gece gözümü kırpmadım.
Otel odalarında yalnız kitap okunmadığı düşünülecek olursa, işkence gören İsa'nın bakışları altında "iştahları" kesilmeyen İspanyolların, sağ olsaydı Doktor Sigmund Freud'a anlatacakları çok şeyleri olurdu kuşkusuz.
Erkek ya da kadın, tartışmasız bir karizma sahibi olan İspanyollar, bu yöntemi çok "uyarıcı" bulsalar gerek. Çünkü orta siklet burjuva evlerinde de aynı heykeller yatak odalarının baş köşelerini süslüyor. Rahip ve rahibelerine cinselliği yasaklayan bir dinin, yorumu kolay olmayan bir yüzü bu.
