Ölüm, zeytin dalında geldi
Cumhuriyet · 17 Nisan 1988
BILBAO — Joaquin Recio Subires, insanlığın yüzünü kızartacak kadar yoksul, yoksulluğu utandıracak kadar çok çocuk sahibiydi. Malagalıydı Joaquin Recio. Kırk yaşındaydı. New York ya da İstanbullu da olabilirdi. Pencerelerine gazete gerili bir kulübede yaşıyor, yedi kişilik ailesine bakabilmek için yazın tarım işçiliği, kışın piyangoculuk yapıyordu.
Dünyanın tüm umutsuzları gibi umut kumarbazıydı Joaquin. Eline ne geçerse piyangoya koyuyor, kimi kez bir demet yabani kuşkonmaz, kimi kez bir keçi yavrusunun büyük ikramiyeyi oluşturduğu çekilişler tertipliyordu. Aslında resmi bir milli piyango satıcılığı yoktu; ama gezgin biletçilik yaptığı da çok olurdu. Anlayışlı bayilerden veresiye bir tam numara alıyor, bu bilete ortak olmayı isteyenlere pay satıyordu. İspanyolların pek düşkün olduğu milli piyango sistemi böyle işte: Halk arasında şişko diye adlandırılan tek bir ikramiye var ve yarım ya da dörtte bir bilet yerine, belli bir numaraya ortak olduğunuzu gösterercesine pay fişleri alıyorsunuz. Kaç pay fişi satıldıysa, o sayıya bölünüyor büyük ikramiye.
Joaquin umut tüccarlığı yapıyordu ya, küçük oğlu öksürmeye başlayalı beri iyice yitirmişti kendi umudunu. 86 949 numaralı bilete, yasal olandan daha fazla pay sattı. Açıktan birkaç kuruş daha kazanabilmek için.
Tanıyanlar, “şeftali kurusu” diye çağırırlardı Joaquin’i. Tek ikramiyelik çekilişte piyango onu mu bulacaktı yani? Anasından doğarken vurmuştu ona piyango. İkramiyesi ömürboyu yokluktu.
86 949 numaralı bilete, gereğinden çok pay satılmıştı. 86 949 numaraya, sisko vurdu o hafta.
Sekiz milyon peseta Joaquin için büyük paraydı. Yaşamını değiştirecek fırsat, ölü bir yıldız gibi kayıp gitmişti ufkundan. Pay sahiplerinin öfkesini ve devletin zengine serçe, yoksula kuzgun peçesini de düşününce... bir zeytin ağacına kendini astı Joaquin.
Burası İspanya. Şairleri zeytin ağacı dibinde kurşuna dizerler. Yoksullar zeytin dallarına kendilerini.
Adı Hans Heinrich Thyssen-Bonemisza, Baron doğmuş anasından. Dünyanın yedi bucağında ticaret ortaklıkları, borsa bonoları, kâr payları var. New York, Londra, Madrid’de oturmadığı zamanlar, kendi ülkesinde, yani İsviçre’de Lugano gölüne karşı bir sarayda yaşıyor Baron Thyssen. 1961 yılı İspanya güzeli ve Katalan oluşu dolayısıyla da açıkgözlülüğü hamurunda taşıyan hanımı Carmen Cervera’nın da üçüncü kocası olmak mutluluğuna erişebilmiş bir kişi. Rockfeller ya da Paul Getty gibi koleksiyoncuların sonradan gördükleri, onun mavi kanına ve banka hesaplarına babasının soylu spermi yoluyla aktığından, dünyanın en büyük “özel” resim koleksiyonunun sahibi oluşunda şaşılacak bir durum yok.
XV. ile XVIII. yüzyıl Avrupa resim sanatının bir özeti niteliğini taşıyan Van Eyck, Rubens, El Greco, Murillo ve Goya gibi ağır toplanın denizde kum olduğu 1200 parçalık görkemli koleksiyona, yaklaşık bir milyar dolar değer biçilmekte. Yapıtların bir bölümü, bugüne değin Baronun Lugano gölüne karşı yer alan özel müzesinde seyredilmekteydi. Diğerleri de Londra ve Amerika’da sergileniyordu. Ne var ki paranın henüz durduramadığı zaman ilerleyip, ateşli karısı ve yaşlılık çökertmeye başlayınca iyice omuzlarını, bir düşüncedir aldı Baronu.
“Bir koleksiyon, yalnız sanat yapıtlarını korumakla kalmayıp geçmiş çağlardan gelecek çağlara bir insanlık mesajı taşır” diyebilecek kadar ince bir kültürden süzülen bu adam, sahibi bulunduğu 1200 müze parçasını, ne satmak ne de üç oğlu bile olsa, ölümüne insanların eline bırakmak istemiyordu. Değerinden daha az bir para karşılığında ve fakat yapıtları en iyi koşullarda koruyup sergileyecek bir devlet aramaya koyuldu.
Yirmiye yakın önerinin arasından ilk elemede İspanya devleti, Paul Getty Vakfı, Bonn ve Stuttgart kentleri ile İsviçre’nin Ticino kantonunun adaylığını finale bırakan Thyssen’e, bir yıldır ne cilveler yapılıyor bilseniz. Federal Cumhurbaşkanı Richard von Weizsäcker’in bile Alman önerilerini desteklemek üzere kalkıp taa İsviçre’ye kadar ayağına gittiği koleksiyon, sonunda İspanya’ya kaldı... ama henüz “yalnız” on yıllığına.
İspanyollara Güzel Sanatlar Akademisi büyük ödülüyle yağlayıp, yirmi milyar peseta (Paul Getty’nin önerisinden ucuz) dışında, Buen Retiro Dukalı unvanı mı vaat ettikleri Baron aslında kraliyet ailesinin üstü kapalı ricası ile güzel karısının hatırını kıramamış sonunda. İspanyol devletinin başı taçlı ne kadar diplomatı varsa seferberliğe çıkarıp, önünde dörde katlandığı koleksiyon, Madrid Prado Müzesi’ni bir anda dünyanın bir numaralı resim müzesi yapmıştı. Carmen Cervera ise güzel bacaklarının üstüne ukalaca tutturulmuş akıllı başına, “Miss İspanya’lığın sahte mücevherli tacından sonra baroneslikten geçen bir yörüngenin bitiminde, gerçek düşeslik tacını geçirmekte.
Baron Thyssen ünlü koleksiyonunu ilk on yılın sonunda belki başka bir devlete emanet edecek. Ama başını on yıl için hanım dırdırından kurtardı ya şimdilik...
Claude Lelouch’un çok güzel bir filmidir “Banlar ve diğerleri.” Özgün müziğinin sözlerinde şöyle bir tümce geçer:
“Bütün insanlar eşittir. Ne var ki bazıları, diğerlerinden daha çok eşittir.”
[Fotoğraf altyazısı: Hans Heinrich Thyssen-Bonemisza]
