Ravel'in Bolero'su
Cumhuriyet · 22 Mayıs 1988
BİLBAO — Paraları ne yoktu, ne de çoktu. İstanbul'un işgalini hayal meyal bilecek kadar yaşlı, Bilbao'lara -Lahavle!- gelecek kadar gençtiler. Biri Halide Edip'in Sultanahmet mitingini anımsıyordu, diğeri babası Server Cemal'in Marsilya Konsolosluğu'nun Ermeni kapıcısı tarafından vuruluşunu bir türlü unutamıyordu.
Cumhuriyetin alnı açık kadınları, baharı sonradan açılma papatyalara bırakmayacak kadar Atatürk çocuklarıydılar. Kayısı pestili, şam fıstığı, pastırma yüklü özlem bavullarıyla geldiler; yaşıtlarının havlu attığı bir çağda Bask ülkesini karış karış gezip, postadan çıkan Cumhuriyet'leri anayurtta olay atlamak istemeyen bir profesyonellikle izlediler.
Ten zevklerinin damak tadıyla göz keyfine özetlendiği bu ömür diliminde, onları hoşnut etmek gerçekten zor değildi. Güzel yemeğe bayılıyor, memlekette kalan torunlara Bask beresi arıyor, gördükleri her ebegümeci yaprağı önünde pür sevinç, coğrafi kıyaslamalara girişiyorlardı. Yalnız ebegümeci mi? Gördükleri her şeye hayrandılar. Bask mimarisi, ay ne şirin! Saat kulesi, olağanüstü! El Corte Ingles mağazalarıysa, her gezintinin noktalandığı zorunlu durak, hepsinden güzel!..
Gelgiti olmayan Akdeniz insanıydılar, savunmasız kumsalları hoyrat darbelerle okşayan ve zamanı gelince seni yutacağım tehdidini sonsuzluğunda taşıyan Atlas Okyanusu'nu sevemediler. Denizlerin de cinselliği var inanın. Akdeniz ne denli dişiyse öfkelerinde, Atlantik o denli ilkel ve erkek.
Bilbao bilmeden, bir mutluluğa erişti ve serbest dolaşım haklarını verilmeden alan cesur Türk emekçilerinden önce, emekli iki Türk ninesiyle tanıştı. Her biri üç çeyrek yüzyıllık yorgun bacakları üstünde, dünyayı gezmeye çıkan üçüncü yaşıtlarından hiç farkları yoktu. Pazar günü Bilbao'nun anıt semti Casco Viejo'da kurulan açık pazara gidildi, cam kavanozlar içinde yüzen renkli Japon balıkları, ayakkabı kutularında beslenen deney fareleri, satılık köpek yavruları, bölgenin dört bir yanından gelen turfanda çiçek sergileri gezildi.
İnsanlık tarihini minik masalarının ucundaki tırtıllı kâğıt parçalarında yaşatan pul koleksiyoncuları ile antika para meraklılarının hararetli pazarı üstünde parlayan güneş, ilkbahar kokuları taşıyordu.
Eziyet Meydanı diye garip bir adla anılan bu güzel alan, aslında bizim Mısır Çarşısı'nın yanındaki çiçek pazarına benziyor. Bir farkla: Eziyet Meydanı'nın az ilerisindeki San Nicolas Katedrali'nin önünde, her pazar günü tam on ikide Bilbao Belediye Orkestrası halka açık hava konserleri veriyor. Bizim nineler bayıldı bu işe. Hani tutmasak ortaya fırlayacak, fıkırdak Basklarla birlikte pasadoble oynayacaklar.
Daha ayak bastığımız il günden bu yana yüreği kor gibi yakan İstanbul özlemiyle somurttuk, Bilbao'yu beğenmemeye kararlı olan bizler, bu kenti sürekli fabrika bacalarının gölgesinde düşünmeye alışmışız. Hava kirliliğinden dem vurup boyuna şikâyet ettiğimizden, ninelerin coşkulu beğenisini oldukça yadırgıyor ve Bilbao'nun daha doğrusu İspanyol yönetimindeki Bask bölgesinin aslında ne kadar çirkin olduğunu kanıtlamak inadıyla, iki yaşlı kadını arabaya atıp "öteki" Bask ülkesine götürüyoruz.
Fransız Bask bölgesi, bizim buradan dört teker üstünde bir buçuk saat. Dağlar aynı dağ, deniz, hava, halk, dil, din aynı. Orası da Bask, burası da yani. Gel gör ki fark, iki egemen devletin görünüşte yapay bir çentikle çizdikleri sınır kapısında başlıyor. Fransız tarafına geçer geçmez değişiyor manzara: İklim ve bitki örtüsü hep o; ama ispanyol tarafında yol kenarlarını süsleyen çöplükler, sihirli bir değnekle yok oluyor.
Köy evleri özenli, saman yığınları bile estetik. Uçsuz bucaksız çayırlar lekesiz uzanıyor dağların yamaçlarında. İspanyol kesiminde beton bloklar arasında boğulan beyaz badana üstüne mavi yeşil ahşap çatmalı, kırmızı kiremitli güzelim Bask evleri, Fransız bölgesinin tek başına sahibi. Genel mimari estetiğini bozan hiçbir yapı yok. İsviçre'yi getirin, Atlantiğin kıyısına oturtun. Halkı da İsviçreliler değil, Basklar gibi sevecen ve konuksever olsun. İşte böyle bir yer Fransız Bask ülkesi. Ve yine o gözünü sevdiğim sınır yüzünden, bura mutfağı 150 km.lik bir farkla üç yıldız daha ekliyor damak tadına.
Saint Jean de Luz, dünyaca ünlü Bask kasabası Biarritz kadar züppe değil, ama ona bitişik nefis bir kıyı ilçesi. Yüreği kan ağlayan 16. Louis, hiç sevemediği İspanyol prensesini burada gelin almaya gelmiş. Saint Jean de Luz'un sevimli yaya sokaklarının açıldığı Çınarlı Meydan, yüzyıllardır bu tarihsel olayı yaşatmakta: Yemeğinizi Güneş Kral lokantasında yiyip, kahvenizi 16. Louis bahçesinde löpürdettikten sonra Haşmetmeap manifaturacısına girip Bask işi el dokumaları alıyorsunuz.
Kenarları kırmızı işlemeli sakız gibi masa örtülerinin nazlı nazlı dalgalandığı arnavutkaldırımı sokakların ardında, Atlas Okyanusu. Martılar ciyak ciyak. Yeşil direkleri, kırmızı bordaları, beyaz güverteleriyle Bask bayrağının renklerini yedi denizde dalgalandıran balıkçı tekneleri, dalgakıranın sakin güvenliğinde nazlı nazlı salınmakta.
Çınarlı Meydan, Bilbao'nun San Nicolas Alanı'ndan daha dar. Ama onun da ortasında bir müzik kamelyesi var. Burada da pazar günleri belediye armonisinin konserleri dinleniyor. Ne var ki çalınanlar, pasadoble ve rumba değil de, klasik müzik şölenleri. Dedik ya, "sınır" çizelgesi...
Ana tarafından, yalnız yarım kan ırktaşların olabildiğince şiddetli bir Bask milliyetçisi olan Maurice Ravel, ünlü Bolero'sunu bestelemeye burada başlamış. Onun da en büyük isteği bir gün iki Bask ülkesinin tek ve özgür olduğunu görmekmiş. Her iki yanda da Basklar bu yarım kan akrabaları büyük besteciye tapınıyorlar.
Her şeyi görmek, hiçbir şeyi kaçırmamak uğruna şişen tabanlarını, tahta masaların gölgesinde ayakkabılarından azat eden ninecikler, yöreye özgü balık çorbasını iştahla kaşıklarken, dünyanın en güzel kentlerinden birinden gelip buraları niçin daha çok beğendiklerini açıklıyorlar:
"Ne eski yeniyi engellemiş bu diyarda, ne de yeni eskiyi yemiş. Uyum sürekliliği sağlanmış ama. Yeniye de yer bulunmuş, eskiye de saygı gösterilmiş. İstanbul geçmişle olan köprüyü attı oysa. Biz yedi tepeli İstanbul'un yedi göbekten torunları, o kentteyiz hâlâ. Ama o kent artık bizden değil."
Buldozerlere hükmeden ellerle, o ellere buldozer verenler. Belli ki İstanbullu olmamışlar hiç.
[Fotoğraf altyazısı: Bilbao'da Bask evleri. Çiçeksiz balkon bulmak zor.]
