Şarköy'e de gidiyoruz, yandım aman...
Cumhuriyet · 24 Temmuz 1988
Bilbao'dan dört nala gelip Paris üstünden Airbus'la İstanbul'a uzanan bizler, üç yanı denizle çevrili bu kentte ne yazık ki mavimtrak sulara uzaktan bakmakla yetinemeyip ufak bir sahil kasabasına demir atmış yakınlarımızın mülküne, otobüs aracılığıyla takılalım dedik.
Topkapı surlarına vardığımızda güneş, şangırtılı ibriklerden koli basili içenlerin yerlere serptiği suları hızla kurutmaya başlamış, hıyar satıcılarının kabuk randımanı önemli öbeklere erişmişti. Çocuğun sınıf geçme armağanı lastik bot, annanenin(!) yüksek tansiyon ilaçları ve sonunda bir avuçluk mayoyu çevreleyecek bin on yüz iki havlu, don, tişört, palet, maske ve hava borusuyla ölü bir manda hafifliğine kavuşan beş otuz parça bavulumuzu, kokoreççinin kedilere sunduğu bağırsak kalıntılarının, limonata artıklarının, günlük sebze ve meyve kabuklarının üstünden sürükleyerek sonunda Trakya Garajı'na girebildik.
Amacımız normal insanların, normal kentlerde, normal yollardan, normal bir hızla üç saatte varabilecekleri deniz üzre şen Şarköy ilçesine gitmekti. Bitlis ve Adıyaman'a kalkan otobüslerin bolluğu her ne kadar Trakya Garajı'nda bulunduğumuz konusunda güvence veriyorsa da, burası İstanbul yarım saat içinde her şey olabilir korkusuyla, hizmet götürdüğü turistik otobüs işletmelerinin damak tadında etsiz soğan lahmacunu satan turistik büfeden yanlış gelmediğimizi öğrendik. Zaten o sırada çevremizi saran kaytan bıyıklı turist rehberlerinin, bizi aynı anda Edirne, Tekirdağ, Malkara, Keşan, Gelibolu ve Çanakkale'ye götürmeye olan kararlılıkları da, yönümüzün doğruluğunu pekiştiriyordu.
Annanenin sabah çıkmadan okuyup üflediği mefaulün-faulü dizeler sayesinde, garajın öbür ucunda olmayıp hemen bulunduğumuz köşede karşımıza çıkan Şarköy Turizm'in bürosuna, yağ tenekeleri, plastik ibrikler ve Trakya köylümüzün ayak tüketimine yönelik lastik çarık çuvallarının süslediği engelli manevra alanını alnımızın akıyla aşarak girdik. Şarköy'deki akrabalarımız, otobüse bindikten sonra anlaşılır bir hikmetle, kesinlikle ön sıralarda oturmamızı tembihlemişlerdi. Otobüsün (teorik olarak) kalkışına on dakika kalmasına rağmen, bizi tepeden tırnağa şöyle bir süzen bilet satıcısı, Mars gezegeninden geldiğimizi anlamış olacak ki, ön sıralarda yer vermekte hiç güçlük çıkarmadı. Hatta büronun namusunu korumak için önüne dikilen dev bir adam, egzosundan dumanlar çıkararak kükreyen otobüs cangılında yitip gideceğimizi düşünerek çantalarımızı bavullarımızı da yüklenip bize Şarköy'e gidecek araca kadar eşlik etti. İçimizde yumuşak ve insanca duygular bırakarak, para da almadı. Kalkarmış gibi yapıp cazır cazır dönen, sonra genellikle bekleyen motor gürültülerinin arasında, bavullarımız üzerinde unutulmaz izler bırakacak yağ tenekelerinin arasına tıkıştırılırken, sınav sorularının matematik bölümünü bitirip fasaryalarına yanıt veren çocuk sevinciyle, Şarköy'e varmış sayıyorduk kendimizi.
Otobüse girip oturduk. Kalkış saati, kabul edilir ölçülerde geride kalmıştı. Önce limonatacı geldi, sonra simitçi ve galetacı. Sonunda şoför bile geldi. Ne var ki, önümüze Bitlis, Van ve Adıyaman otobüsleri birikmiş, motor dönüyor, ancak garajdan çıkamıyorduk. Limonatacı bir tur daha atabildi. Bu sayede ve çıkış kapısından geçtik. Otobüsümüz çok güzeldi. Önde oturduğumuz için sağlama yapıştırılmış edalı bir çift şaşı mavi göz çıkartmasını doyasıya süzebiliyor, fosforlu "Allah korusun, yazısını, "Beni öldür ama sev" dizesiyle alt alta okuyabiliyorduk. Yüreğim, müzik aletlerinin arabesk sesleri çıkartacağız diye çektikleri iniltilerle paramparça: "Bismillahirrahmanirrahim" tabelasını yelpazeleyen tam altı adet püskül saydım. Biz otobüsün iç dekorasyonunu gözden geçirirken Topkapı dolaylarını geçmiş, İstanbul'umuzu Avrupa'ya bağlayan anayola çıkmıştık. İki yanda Türkiye'nin tahıl ambarları, bereketli Trakya toprakları uzanıyor, tarla kenarlarında da öbek öbek "ördek" ellerinde sepet sepet yumurta, beyaz peynir tenekeleri ve hububat çuvallarıyla bizim otobüsü bekliyorlardı. Aslında bunlar bir yerden bir yere gitmek için başka olanağı bulunmayan normal insanlardı. Ancak yanımızdaki biletli yolculardan kendilerine "ördek" dendiğini öğrenmiştik. Otobüsümüz on dakikada bir durarak, insanüstü bir çabayla bu "ördekleri" toplamaya koyulmuştu. Niçin ön sıralarda oturmak gerektiğini yavaş yavaş anlamaya başladık. "Ördek kapısı" arka kapıydı ve arka sıra aralarından başlıyordu insan etli otobüs dolması.
Tekirdağ'ı geçtikten sonra bizim hava koridoru da düştü. Soğan rayihalı, terli koltuk altları başımızın üstünde Demokles'in kılıcı gibi sallanıyor, bu kadar az et yiyerek nasıl bu kadar et topladığı bilimsel bir sır oluşturan kalçalar tehlikeli bir biçimde koltuk içlerine doğru savruluyordu. Şoför çömezi, otuz yılda altın damlasından limon kokusuna dönüşen kolonya servisini, bayılma oranını düşürme amacıyla üç kat arttırıp hızlandırdı. Yolcular arasında müthiş bir dayanışma başlamıştı. Deniz anası kılıklı poşet sular elden ele geçirilerek anında ulaştırılıyordu ön sıralara. Davudi sesli, solduyulu bir köylü kadın (iyi fikirler hep sağduyunun tekelinde olacak değil ya!): "Bu sıkışık ve sıcakta bir de sigara içmeyin," dedi. İşin garibi, herkes uydu sözüne.
Birisi: "Yer verin hasta var", diye inleyince, narin yapılı güzel yüzlü bir köylü kızı oturttular bizim annanenin yanına. Derdini sorduk, "sinir" dedi boynunu büküp. Elinde binlerce liralık onlarca hap kutusu vardı. Tekirdağ'dan, doktordan geliyordu. Evliydi, çocukluydu, ama kocası hastalığını ciddiye almıyor, yoksul anacığı dantel işleyip satarak dohtur beylere dolaştırıyordu can kızını. Peki anlatıyor musun neye bunaldığını doktorlara, diye sorunca, "Benimki anlatılmaz," dedi ve sustu.
Çaylarımızın şirketten olduğu ihtiyaç molasında tuvalete hücum, daha önceki otobüslerin bıraktığı muharebe alanı görüntüsü karşısında bozgunla sonuçlandı. Hedefe isabet edemeyen atışlar ayak basacak yerlere teyet geçmiş, geri kalan boşluklara kanlı artıklar sergilenmişti. Bizden önce geçenlere inkisar edildi, biz adam olmayız denildi, tuvaletlerle şekerlikler arasında iletişim kuran sinek ordularının denetiminde çaylar içildi, yeniden otobüse binildi.
Bundan sonra ne olabilirdi ki? Lastik patladı tabii. Tam Şarköy kavşağında, yarım saatlik bir mola daha. Sinir hastası kız, anasıyla inip gezindi azıcık. Beş yüz sözcükle sınırlı konuşma dilinde anlatamadığı derdi, dert olmuştu içimize. Aslında hepimiz biliyorduk gerçeği: Uyumsuz evlilik, parasızlık, aşılamaz töreler, ayıplar ve "sık dişini, âlem ne der?" baskısında ezilen kişilik. Annane biraz para verdi dantel satan annesine, bol bol da öğüt. İç rahatlığımızı yeniden satın aldık...
Beş saat süren yolculuk, Şarköy'de noktalandı sonunda. Köylü kız, bizi evine çay içmeye çağırdı. Ama dostlarımız, saatlerdir elleri güneşe siper kahramanca dayanmış, bizi bekliyorlardı.
Havalı kornalı, dantel perdeli, mavili pembeli bir faytona bindik. Sevinçten ağlayarak, özlem dolu koklaşmalarla, vurdu faytoncu kırbacını, bir kavuşmayı yaşamaya yöneldik.
[Fotoğraf altyazısı: Ak kasketli muavin haykırdı ördeklere: İlerle! Bir yaz günü çıktık Topkapı'dan valizlerle.]
