Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1988

Sepete saygı, beyler

Cumhuriyet · 31 Temmuz 1988

YALOVA — Kargalar henüz kahvaltı sofrasındayken, Maçka'dan yola çıkarıp bizi gün batmadan Sirkeci'ye yetiştirmekle görevli taksi şoförümüz, Aksaray üstünden sahil yolu kısaltmasıyla Adalar İskelesi'ne yanaştığında; uzun yıllardır emekliliği gelip de bir türlü masasını terk edemeyen memur yapışkanlığıyla iskeleye abanan artrozlu şehir hatları vapurunun kalkmasına henüz yarım saat vardı. Şarköy yolculuğunun tadı damağında kalan annane, şişme bot ve bizim oğlan, bu kez İstanbul'un denizaşırı ilçesi, tatil beldesi, Yalova'ya gidiyorduk.

Vapurun başı, kıçı, yan cepleri ve baca çevresi güneşi görünce baldır açan papatyalar gibi sarı tüylü turistler, cıbıl ayak koşuşan Arap çocukları ve kamikaze düzeninde merdivenlere sığınan Japonlardan yana yükünü almış bulunuyordu. Artrozlu vapurun amfizem durumu da göz önüne alınarak, duman ve ayak kokusuna karşı duvarlarına kırmızı mürekkeple "Sigara içmek ve yatmak yasaktır" yazılı kapalı salonlarda da salkım saçak insan doluydu. Ne var ki bu insanlar genellikle ayakta duruyor, koltuklarda ise tek tük adama karşın sepet, paket, hırka ve gazeteler oturuyordu. Paketlere olan saygıları dolayısıyla ayakta kalan sağduyulu herkes gibi Mersin'e gideceğine, genellikle solduyulu ve her şeyin tersine giden annane, edebiyle oturan bir paketi kaldırıp yerine kuruldu ya sıradan canhıraş bir feryat koptu:

— Aman, aman sahibi namaza gitti şimdi gelir!

Adalar - Yalova vapurunda, Adalıların çoğunlukla ayakta yolculuk etmelerine; Yalovalıların ise namaza, abdeste, turist baldırı dikizine, alışverişe ve balgam çıkarmaya gitmelerine yıllardır alışmıştık zaten. Paketlerinin yerine asla... Ve fakat yanına oturdukları ender zamanlarda da ya bebek altı değiştirir, ya burun karıştırır, o da olmazsa piknik yaparlardı. Pabuçları fora edip şatay kestirmelerine ise sigara yasağına ek bir madde ile son iki üç yıldır taş konulmuştu.

Annane, kaşarlı bir anakentli olaraktan, vapur kalkana kadar namaz, abdest, hava alma, büyük ve küçük su dökme haklarını bir çırpıda yasaklayarak otoriteyi sağladı. Ne var ki bu yasakla kendimizi de otuz derecede plastik sıcaklığıyla bizi kucaklayan o yapışkan koltuklara mıhlamış oluyorduk. Yaşlı vapur, yükünü almış hamal iniltisiyle uçkurundan sular fışkırtarak kalktı. Yaban ellerde on bir ay özlediğim o canım düdüğünü de koyverip, alışkın hareketlerle yarmaya başladı Marmara sularını. İstanbul vapurları masal gibidir. Geçmişten ve şimdiden, geleceğe kalmayacak sesler verirler...

Önce çaycı geçti fincanları tabaklarına şıngırdatarak. Sonra ayran, portakal ve soğuk kolacı. Yıllar nane şekerinin süngüsünü düşürmüş, ciklet ve çekirdeğin forsunu arttırmıştı. Göçebelikten kalma bir alışkanlıkla yerlerinde duramayan Arap turistler, sürekli akrabalık tazelemekteydiler. Örneğin küçük kardeşin yere düşen emziğini çıplak ayağıyla çekip alan büyük kardeş, tozlanan emziği kendi ağzında bir güzel yalayıp temizledikten sonra küçük kardeşin ağzına tıkıyor, bu arada küçük kardeş mıncıklamakta olduğu annesinin yoğurdunu, yalattığı parmaklarıyla babasına tattırırken, baba da içtiği kola şişesini entarisinin eteğine silerek karısına ikram ediyordu. Bizim hacıların "Kâbe" çevresinde Kerbela cefası çektikleri bu mevsimde, bütün yıl "KÂSE"de gördükleri suya doymak için Yalova termal havuzlarında cıp cıp etmeye gelen bu ilginç turistler, Yalova yerlileriyle Batılı turistlerin asla olamayacağı bir uyum içersindeydiler. Bitmeyen bir güneş tutulması yaşayan kadınlar, karanlık torbalarının içinden süzülen sevecen gözleriyle, henüz torbaya sokulma çağı gelmemiş kızlarına gıpta ile bakıyorlardı. Oysa sarı dantel çoraplarıyla eflatun üstüne kırmızı çiçekli elbisesinin sökülen eteği, mavi fiyonklu, iki numara büyük, topuklu rugan pabuçlarına takılıp düşen kızı görünce; niçin minik Arap kızları için tek tip bir çarşaf icat edilmediğine bayağı hayıflanıyordu insan.

Yalova yolcuları tarafından nakavt edilerek merdivenlere serilmiş Japon taifesinden çıt yoktu. Emzikli bebek gibi özenle kucakladıkları Pentax, Nikon ve Rollei'leri kullanmak için güverteye çıkabilmeyi peşin bir Hiroşima yenilgisi sayıyorlardı anlaşılan.

Adalardan sonra ayaktaki insan sayısı azalan kapalı bölüm, heybetli bir adamın girişiyle sarsıldı. Adamı önce milletvekili sananlar yanıldılar. Sonra jilet satıcısı sananlar da yanıldı. Çünkü günümüzde herkesin elektrikli tıraş bıçağı vardı. Oysa hıyar soymak için bir usturaya hepimizin ihtiyacı olabilirdi. Bacaklarını, güreşe çıkarmış gibi iki yana açıp salonun ortasına dikilen adam, cebinden çıkardığı sebze soyacağını tehlikeli bir biçimde yukarı doğru sallayarak: "Sayın baylar, bayanlar... (merdivenden kayanlar demedi)" diye başladı söze. Yanında geçmiş yılların seyyar satıcılarını andıran çelimsiz bir yardımcısı vardı. Çırak çıktığı ustasına kocaman bir çantadan soyulmamış patatesler, patlıcanlar, hıyarlar çıkarıyor, soyulmuşları geri koyuyordu. Kabukları toplamasına gerek kalmadı, çünkü nereden çıktığı belli olmayan bir tavşanı koltuğuna kıstıran yolcu hanım, kalantor satıcı soydukça kabukları toplamaya koyulmuştu. Avrupa'da icat edilen bu aletin bereket versin Türkiye'de de imal edilip yarı fiyatına satılan eşsiz benzerini, Avrupa'da yaşayan ben hemen aldım. Bu fırsatı kaçıramazdım doğrusu, sebze bıçağının yanında iki de limon sıkacağı veriliyordu. Heybetli adam gittikten sonra iki delikanlı geldi. Yanlarındaki çantadan bu kez soyulmuş patates, patlıcan ve hıyarlar çıkartarak bunları pan flüte benzer bir giyotinle nasıl doğrayacağımızı gösterdiler. Derhal onu da aldım. Pöti kare cips olmayan ve ondüleli doğranmayan bir patlıcan kızartması yenebileceğini bizim oğlan düşünmek bile istemiyordu artık. Delikanlılardan sonraki bildiğimiz adi tarak satıcısına kimse yüz vermedi. Ama beyaz bastonunu tak tak başımıza vurur gibi içeri giren ve sadaka verilmemesini koşul koyan kör çorap satıcısının, ayak terletmediği için kokuları önleyen merserize erkek çorabından hepimiz aldık. Şimdi ayaklarımızın 42 numara olmasını bekliyorum.

Sadaka istemeyen kör çorapçının ardından iki sigara parasına on iki kişilik masa örtüsü satan hayır sahibinden de alışveriş edecektim ki annane ağlamaklı antlar vererek ellerime yapıştı. Bu arada komşu yolcunun tavşanı paniğe kapılıp kaçmıştı, onu aramaya koyulduk. Vapurumuz yüzyıllık gıcırtılarla iskeleye yanaştı. Yalova'ya gelmiştik.

Naylon masa örtüsünü dönüşte almayı düşünüyorum.

[Fotoğraf altyazısı: KOLAY DEĞİL — Bunca insanın arasından sıyrılıp bilet almak, Hindistan üzerinden gelen baharat yüklü gemileri bile aratmayan iç gıcıklayıcı kokuları soluya soluya içeriye duhul etmek, herhalde bir marifettir.]

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1