İki bakan, bir prens...
Cumhuriyet · 30 Ekim 1988
BİLBAO — Taş çatlasa 45 yaşındaydı. Kalın camlı gözlüklerin, tersinden bakılan dürbün merceği gibi küçülttüğü gözleri ve kısacık kesilmiş saçlarıyla birleşerek yuvarlak yüzünü saran kara sakalıyla, kimi ülke vitrinlerinde "ağır aşamada aydın" ya da "potansiyel terörist" diye sergilenebilecek sevimli bir başın altında; kravatlı ve takım elbiseli, ciddi bir gövde taşıyordu. Yakışıklı sayılmazdı, ama kafatasının iç möblesinden yansıyan tartışmasız bir karizması vardı ve televizyon kameraları önünde, orkestra eşliğinde Mozart'ın 2 numaralı piyano konçertosunu çalan bu genç ekonomi profesörü, İspanya'nın Savunma Bakanı Narcis Serra'ydı. Konuk olarak katıldığı siyasal içerikli eğlence programı sırasında, "Bizim evde haftanın ilk beş günü hanımın sözü geçer. Cumartesi ve pazar günleri ise diyebilirim ki... yine hanımın sözü geçer" diyerek kırdı geçirdi gülmekten. "Amerika ile imzalayacağımız ikili anlaşma iyidir. Zaten kötü dememi de beklemiyorsunuz herhalde" dedi ve "Klasik müziğin üstüne yoktur" sözünden sonra oturup kırk yıllık müzisyen gibi piyano çaldı.
Siyasal taşlamalarıyla ünlü üç güldürü ustasının yönettiği 45 dakikalık bu eğlence programında Savunma Bakanı Narcis Serra, 45 saatlik "İcraatın İçinden" de toplayabileceği oyu, 45 kez katlamıştı.
İspanya Kralı Juan Carlos'la kraliçe Sofia'nın iki metrelik oğulları, Asturias Prensi, veliaht Felipe de Borbon ise, 18 ekimden bu yana Madrid Özerk Üniversitesi'ndeki hukuk öğrenimine, kendisi gibi birinci sınıf öğrencisi 150 "halk çocuğunun" arasında başladı. Fakülte girişinde prensi pop şarkıcısı gibi alkışlarla karşıladı öğrenciler. Kızlar "Ay ne kadar iri", "Çok da yakışıklı!", "Pek de uzunmuş" diye kıkırdarlarken; erkekler "O kadar da değil..." "Çok şey sayılmaz" diye dudak büktüler. Blucin pantolon üstüne dümdüz bir kazakla sınıf arkadaşlarının arasına oturan Felipe de Borbon ise kimseye üstten bakmadan ulaşılmaz izlenimi yaratan soylu duruşuyla, sevimli bir ciddiyet içinde Roma hukuku dersini izlemeye hazırlanıyordu. Prensin dikkatini çekmek için her zamankinden çok yüksek sesle gülüp konuşan, birbirlerine seslenen genç kızlar, bir Borbon'un borazanla tavlanmayacağını anlayıp susacaklardı bir süre sonra. Kümese gelen yeni horozun kuyruğunu kıpırdatmadan yarattığı sarsıntıya biraz bozulan erkek öğrenciler ise onun kendilerinden ne çok zeki ne çok parlak, ama her zaman farklı ve hiçbir zaman rakip olmayacağını anlayınca rahatlayacak, hayranlıkla kıskançlığın karıştığı bir dostluk kuracaklardı belki de. Ama köylüsüyle kentlisiyle bu fakülteye bileğinin gücüyle gelmiş, kız erkek tüm öğrencilerin paylaştığı düşünce, prensin gelişiyle örnek bir eğitimden geçecekleri yönündeydi. Okuldaki küçük aksaklıkların, ünlü öğrenci sayesinde hızla düzeltileceğini umarak ellerini ovuşturuyorlardı. Aynaya yansıyan günlük görüntüleri ile derslerini binbir özenle hazırlayan profesörlerin; her sabah ter kan içinde fakülteyi tepeden tırnağa gözden geçiren dekanın duydukları gururlu tedirginlik ise olaya başka bir renk katıyordu. Madrid Hukuk Fakültesi'nde İspanya, kralı olacak Avrupa karması veliahtıyla ilk kez gerçekten tanışıyordu. Fransız Bourbon soyundan inip, Kraliçe Victoria kanalıyla II. Elisabeth'in kuzeni olan, babası ve Yunanlı annesiyle doğrusu, AT takımında soliç oynayan İspanya'ya bundan daha Avrupalı bir kaptan bulunamazdı.
Gonzalez hükümetinin birkaç ay önce atadığı yeni Kültür Bakanı ise, Franco'nun kemiklerini sızım sızım sızlatacak cinsten keskin bir kişilik. Eski komünist, yine solcu ve yeni kabuğuna rağmen Yves Montand'ın arkadaşı: "Z, İtiraf, Pencerede Bir Kadın, Güney Yolları, Savaş Bitti, Özel Bölük" filmlerinin bıçak gibi senaristi; romanlarını anadili İspanyolca ile değil, Fransızca yazan ve kendini vatansız diye tanımlayan Jorge Semprun'un Kültür Bakanı oluşu, hortlamayı uman faşist vampirlerin yüreğine sivri bir kazık gibi çakıldı.
Yaşamı ve kişiliği başka ve çok uzun bir yazıya konu olacak bu adam, beyaz bir aslan yelesini taşıyan başı ve içindekilerin yanlışı, doğrusu tartışılır olsa bile, değeri yadsınamaz bir aydın. Uluslararası üne sahip. İspanyollar ona da güneşi görmüş gibi bakıyorlar.
Ve bu birbirinden çok farklı çizgilerdeki üç insanın ortak özelliğine, "düzey" deniyor dünya dillerinde.
Düzey piramidinin doruklarında yer alabilmek için illa prens doğmak, seçkin burjuva olmak gerekmiyor. İspanyol parlamentosunda mavi kanlı ve zengin çocuğu olmadan kendilerini iyi yetiştirmiş insan örnekleri pek çok. Köylü kökenli Gonzalez'den başlayıp, muhalefet lideri Suarez'den geçerek Komünist Partisi lideri Julio Anguita'ya dek, ülkenin yazgısını yönlendiren politikacılar genelinde üst düzeyli insanlar ve son olarak İspanya'nın ekonomik geleceği için pek bir heyecanlandılar: "Bu bir rezalettir" dedi muhalefet. "İflasa gidiyoruz, hükümet uyuyor mu?" diye ekledi. İktidar iyice telaşlıydı; "Biliyoruz çok önemli" diye başını salladı. "Önlemler alacağız, aşağı çekeceğiz, merak etmeyin, yeneceğiz!"
Söz konusu büyük tehlike enflasyondu ve 1988 endekslerine göre (sıkı durun)... % 5'e ulaştığı görülüyordu.


