Her duygu tutkuyla yaşanır
Cumhuriyet · 11 Aralık 1988
BİLBAO — Kimi ülkelerde duvar rengi insanlar yaşar. Seslerini duymaz, gidip geldiklerini görmezsiniz. Genellikle yalnız ölürler. Ölünce kokuları çıkar. Dirilerini hiç görmeyen, tanımayan komşular polise haber verir. Kapı kırılır, cesetleri çıkarılır. Duvar rengi insanlar daha çok kuzeyde yaşarlar. Fransa'nın kuzeyinde, İsviçre'de, İngiltere'de, Almanya'da, İsveç'te... Motor seslerine saygılıdır bura insanları. Sabah işe giderken kimse konuşmaz. Suratları bir karış, size bakan gözleri kordur. Metro düdüğüne karşı koşullanmışlardır. O düdükten sonra kimse elini kapanan kapılara sıkıştırmaz. Bacak bacak üstüne atıp ya da ayakta, işaretledikleri için kaldıkları yeri hiç yitirmedikleri güzelim kitaplar açıp, başka enlemlerde yaşayan insanların başka boylamlardaki maceralarını okurlar. Kalabalıktırlar, yığındırlar. En pahalı butiklerden bile giyinmiş olsalar, duvar rengi insanlardır onlar. Çünkü yalnızdırlar.
Tüyler ürpertici bir buluşla bu yığınların arasında tekilleşen birinin öyküsünü anımsıyorum. 1950 yıllarının ünlü bir modeliydi, Paris'teki evinde kokusu çıkıp cesedi bulunduğunda kendini açlığa mahkûm ederek gün be gün güçsüzlükten eli kalem tutmaz oluncaya dek izlenimlerini bir deftere not ettiği görüldü. Adım adım kuruyan vücudundan çok önce çölleşen beyni, ne bir dost bırakmıştı ardında vefasızlık mektupları yazacak, ne terk edilmiş bir sevgili, hoşçakal selamı gönderecek. Bu yüzden, boşlukta çarpan bir yüreğin son atışlarını dinlemişti defterinde, o kadar: "Bugün iki kez kendimden geçtim. Su içmek için musluğu açarken çok zorluk çektim. Açlık duygusunu hissetmiyorum artık. Şu mide sancıları olmasa. Ateşten bir yılan gibi kıvranıyor midem, içtiğim suları olduğu gibi çıkarıyorum artık, safrayla karışık, acı ve yakıcı..."
Niye bunları anlatıyorum size sanki? Bana uzak, size yakın ve kuzeyde olmayan bir ülkede, bekçi düdüğüne koşullanmayan insanlar, yalnızlıktan başka dramlarla kendilerini açlığa mahkûm ettikleri için mi?
Oysa burası İspanya, her duygu tutkuyla yaşanır İspanya'da. Sevmek ölürcesine, ölmekse sevişir gibi. Kavgalar kanlı bıçaklı, dostluklar cehennem sıcağı. Gülücükler kahkahalı, göz yaşları gürültülü. Telefon konuşmaları uzun, el sıkmalar sert, verilen sözler peşinen tutuk. Kadınlar kalın sesli, 38.5° ateşli.
İç savaşın en vahşisini İspanyollar yaşamış. Demokrasiye dönüşün en şaşırtıcısını başarmışlar. Terörizmin en örgütlüsü onların, polisi derseniz bir çürümüşlük ki, iliğine kadar. "Az" kavramının, her yerdekinden iki kat sert kahveleri bir damlacık süt ile kesmek örneğinde özetlendiği, duyguların ve olguların dolu dizgin en dibe vuruncaya dek yaşandığı İspanya, 14 aralıkta genel greve gidiyor. İktidarın attığı birkaç cankurtaran simidine eyvallah etmeye paydos. Öyle uzun uzun görüşmekti, öneriydi, tavizdi; ucundan ucundan grev ya da uyarıyla başlamak falan yok. Genel grev, toptan ve kesin. Franko'nun çemberinden geçmiş İspanyol emekçisi, patronların pek beğendiği, sol gösterip sağ vuran Avrupa tipi sosyalist hükümetin son lolosunu yutmadı.
İspanya'nın büyüme hızı % 4.4. Enflasyon oranı geçen ay % 5'ti. 1987 yılında 44 milyon turist ağırlamış. (Bizim Türkiye için gelecek yıl umduğumuzun on katı yani) Avrupa başta olmak üzere, tüm zengin ülkelerine yatırım yapabilmek için birbirlerini çiğnedikleri, Batı medialarında önümüzdeki yirmi yılın ekonomik lokomotifliğine aday gösterilen bir ülke. Başa güreşiyor. Ama dört milyona yakın işsizi var. Bu işsizliğe bir nebze çözüm getirmek için hükümet tutup bir gençlik planı hazırlıyor. Özel ve kamu sektörlerinde 800.000 hiç deneyimsiz gence iş alanı açılacak.
Bu plan, sendikaların cinini tepesine çıkardı. Haklı olarak özel sektör patronlarının kalifiye işçi yerine daha düşük ücretle gençleri çalıştırmayı yeğleyeceklerini düşünüyorlar. Deneyimsizlere bir kapı açılırken, deneyimli ve işsiz kalanlara son umut kapısı da kapanıyor, diyorlar.Bir de hükümetle UGT arasındaki son pazarlıkta, çalışan kesime önerilen "yaşam standardı ayarlamasından" hoşnut değiller. Bankaların açıklayamadıkları oranlarda, utanç verici kazançlar sağladığı; tam bir ekonomik patlama yaşandığı, endüstrinin ve yatırımların alabildiğine genişlediği, sosyalist bir partinin başta olup enflasyonun yüzde beşlerde yüzdüğü İspanyol galyonunda işçilere önerilen %4'lük artışın içine tükürmekteler. İspanya, işsizliğin dışında kalan dinamik mekanizması tatlı kremalarla kaplı, kocaman bir pasta. Bu pastayı mutfakta kotaran kesim, kendine düşen ikinci dilimi "dolgun" istiyor. UGT, iktidara altındaki koltuğun kendi eseri olduğunu anımsatma zamanı geldiğine iyice inanmış durumda. Genel grev çağrısı, hükümet açısından yavaş yavaş bir güvenoylamasına dönüştü.
UGT Başkanı Nicolas Redondo ile Başbakan Felipe Gonzalez'in sekiz yıldır giderek soğuyan araları, bir süredir buzul. Ama İspanya kaynıyor. Özel, özerk ve resmi tüm işyerlerine listeler asıldı, katılanlar ve katılmayanlar diye. Çalışanlarda hummalı bir telaş. Sendikalar birliği genel yönetiminin genel grev kararına mırın kırın eden sendikacılar görevlerinden atılıyor. Hükümet, televizyonuyla, radyosuyla cephe taarruzunu başlattı. UGT'nin genel grev çağrısına katılma oranı düşük olursa, 14- G diye adlandırılan gün, Nicolas Redondo'nun alnı öpecek siyasal arenanın kanlı toprağını.
Yok eğer yaşam gerçekten durursa denilen gün... Hükümetin istifasından bile söz ediliyor.
[Fotoğraf altyazısı: 14 aralıkta genel greve hazırlanan İspanyollar'ın geçen sene Amerikan aleyhtarı gösterileri de kendilerine özgüydü.]

