Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1989

Benimle bir tango yapar mısınız?

Cumhuriyet · 2 Nisan 1989

MADRİD — Saat gecenin on biri. Yabancı bir kentin ortasında, binlerce kişiyle yalnızım. Puerta del Sol. Madrid'in Güneş Kapısı. Sevilla Sokağı, Andaluz Lokantası, Malaga Şarküteri, kantar gibi domuz butlarının tavanlardan sarktığı "Jambon Müzesi".

Hep saçı sakalı ağırmış, dişi dökük, derisi pörsük erkek milleti körpe kızlara sahiplenecek değil ya; gencecik, filinta gibi bir delikanlı, oldukça geçkin, haylice yorgun, ama "bir" kadını tutkuyla, istekle öpüyor yaşlı laternacının yanı başında.

Laternacının gözleri görüyor, ama görmez gibi. Çenesi çok söylenmiş sözlere pişman, içine gömülmüş. Bu laternalara "Barbaristan Orgu" deniyor frenkçede.

Hiç böyle eskisini, ufağını görmemiştim. Yer yer boyası dökülmüş mavi çiçekli kutusu üzre mızraklar saplı boğa resimleri yapışık. Yapma be laternacı, sen de mi boğacısın? Bilmez misin kasap, cellat ve işkencecilerin her uykuda kan düşleriyle boğulduklarını?

Cumartesi. Gece yarısı. Ne çok insan var sokaklarda. Çoluk çocuk, evli, âşık, bu yıl hiç gelmeyen kıştan çaldıkları bir bahar akşamını daha sokakta yaşıyorlar. Puerta del Sol Meydanı'nda iki havuz var. Kat kat basamaklarla çevrili kenarlarına Yeni Cami güvercinleri gibi insanlar tünemiş. Bir gösteri, toplantı falan var sanıp koştum; yok. Çekirdek çitleyenler, şarap içenler, yarenlik edenler, sevişen gençler ve 'aiçbir şey olmayanlar. Ilık bir tatil akşamı, Güneş Kapısı Meydanı'nda sular akıyor, İspanyollar bakıyor.

Tetuan Sokağı'nın bitiminde minik bir park çıkıyor karşıma. Parkın sınırını çizen kocaman bir duvarı, "barış duvarı" ilan etmiş Madrid Belediyesi. Işıldaklarla aydınlatmış. Ulaşılamayacak yüksekliklerinde barışın anlam ve önemi üstüne o hep birbirine benzeyip sonunda hiçbir anlamı kalmayan bir vecize yazıyor.

İnsan elinin ulaşabileceği her santimetre karesi ise grafitilerle dolu. Duvarın özgünlüğü, bu duvar yazıları. Henüz "agu" diyebilen bebeğin beş parmak izinden, nükleersiz bir dünya isteyen yeşillere; barış için "önce savaş" gereğini savunanlardan, hepsine boşveren inançsızlara dek herkes birbirine ne düşündüğünü iletmeye çalışmış barış duvarında.

Minik parkı çevreleyen yapılardan biri pembeye boyalı. Yanıp sönen neonlarla "Arjantin Geceleri" yazıyor üstünde. Kapısında bir gişe, önünde uzayıp giden bir kuyruk. Hepsi belli bir yaşın üzerinde ev kadınları, orta yaşlı ev erkekleri. Gece oturmasına gider gibi süslenip püslenmişler.

Gişenin açılmasını bekliyorlar. Kadınlar, üçüncü çocuktan sonra hafif kilolu. Sebze ayıklamaktan hışır eller, özenle ojelenmiş kût tırnaklar göbeklere devşirilmiş. Biraz sıkan rugan papuçların bir birine, bir ötekine abanılmakta. Erkekler de iki dirhem bir çekirdek. Mintan kolalı, yelek, ceket ütülü. Yılların sayısı çoğaldıkça soyu kuruyan saç milletinden arda kalanlar, tek tek cilalanıp parlatılmış. Hepsi karı koca değil, çoğu tek başına hatta. Neyin nesi bu gişeli, biletli, üçüncü yaş eğlencesi?

Toplulukla pek ilgilendiğimi gören bir "babalık" kuyruktan çıkıp yanıma yaklaşıyor: "Quieres bailar I Tango?"

Anlaşıldı! Elma, küüt, Evreka! Latin dans lokallerinden biri bu. Tango, samba, rumba oynanıyor; geçkince kadınlar, geçkince erkeklerle nostaljik figürler yapıyorlar. Bana eşlik etmeyi öneren babalığa bakıyorum, içimden hem gülmek geliyor hem de hayranlık duyuyorum sevimli rahatlığına.

Uzun boylu değilimdir, ama bizim babalık çeneme ancak yetişiyor. Şirin gülüşünün sergilediği üst çenesinde iki diş eksik. Kalanlar da tütünden sararmış. Yaş altmış beşe doğru tırıs, ama yaşam umudu gani. Ses, pamuk tıkalı borazan dütü veriyor. Parmaklarının arasında, güçlükle sığdırdığı bir Kanarya (Adaları) purosu.

İspanyolların yarısı bu puro merakı yüzünden tıknefes zaten.

Can sıkıntısıyla babalığa bakıyorum, onunla da onsuz da istemiyorum o lokali görmek. Paris'te Son Tango filminin son sahnelerinden biridir: Marlon Brando körkütük sarhoş, Maria'yı Paris'te böyle bir lokale sürükler ve tango yapmaya çalışırken pantolonu düşer. Filmin bu sahnesi bıçak gibi içime işlemişti. Maria'nın Marlon'u, en sonunda, pantolonu düştüğü için öldürdüğüne kuşkum yok.

Babalık, önerisinin çekiciliğini arttırır umuduyla ekliyor: "Eş değiştiriyoruz sık sık. İçerde herkes herkesle dans ediyor." Gülmemek için dudaklarımı tavuk gerisi gibi büzüp, "No, gracias" diyerek hızla uzaklaşıyorum. Daha çok konuşursam, lehçemin tınısından yabancı olduğumu anlayıp sohbeti koyulatacak.

Güneş Kapısı'ndaki "Jambon Müzesi"nin rakibi, Arenal Caddesi'ndeki "Jambon Sarayı"na giriyorum. İspanyolcada "Degustacion" deniyor bu ayakta meze atıştırıp içki içilen yerlere. Türkçesi, "Tadımlık". Ne güzel adlandırma. Herkesin kesesine göre jambon çeşidi var. "Jabugo" denilenin kilosu, ister inanın ister inanmayın, yaklaşık 150.000 TL. Yabandomuzu değil serbest gezen evcil, fakat kara renkli bir domuzun butlarından yapılıyor, eriyor insanın ağzında, eriyor. İspanyol mutfağının gerisini boşver.

Bir bardak şarap yuvarlayıp yumuluyoruz 100 gram jabugonun üstüne; tangosuz bir Madrid gecesi başka türlü avutulmaz.

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1Gazete kupürü 2