Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1989

Kaplıca usulü turist haşlama

Cumhuriyet · 4 Haziran 1989

BİLBAO — İnsanların da arabalar gibi aşınma sınırları var. Belli bir kilometreyi geçtin mi, istediği kadar yerinde olsun gösterişi, ordan burdan çatlayıp patlamaya başlar motor. Tekleyen arabanızı ister atar, ister satarsınız; ama söz konusu kocanız ya da karınız olunca işine son verilemiyor.

Bence, kırk beş yaşındaki erkeklerin göğsüne birer tabela asmalı: "Sarsmayın, kırılır." Üflesen nezle oluyor, ellerini sıksan omuzları çıkıyor, öyle bir çıtkırıldımlaşıyorlar. 45-50 dönemeci böyle mızmız hastalıklarla geçiyor ya ellisine gelince birdenbire yeniden doğup, "onsekizlik delikanlı" gibi hissediyorlar kendilerini. O zaman da körpe et merakları başlıyor. Anlayışlı bir eş olarak sabrederseniz, altmış yaşlarına doğru geri alabiliyorsunuz kocanızı. Biraz kül, biraz duman, vicdan kapkara, saçlar ağarmış olarak... Sanki kadınlar farklı mı, diyeceksiniz. Gururları elverirse, onu da erkekler düşünüp yazsın!

Bizim şef (bazıları anasından 'şef' doğar), henüz birinci aşamada. Parmağını oynatsa eli inciniyor, bacak bacak üstüne atsa bileği burkuluyor, su içse şişmanlıyor, içmese böbrekleri taş yapıyor. Ama hâlâ glasnost ilan etmeyecek kadar dizginler elinde ve burnundan kıl aldırmamakta. Geçen hafta papuçlarını bağlarken beli tutuldu. Feminist bir kadın olduğum için ayakkabılarını kendisi bağlar. Doğrulmasına doğruldu, ama arka cepheden bakınca sırtı, Zorro'nun imzası gibi kaldı.

Sigarayı bıraktık. "Sigarayla bel tutulmasının ne ilgisi var" diyeceksiniz. Olmaz olur mu? Şef sigara dumanını sevmiyor. Sigara içince kapıları açıp havalandırmak gerekiyor. Cereyan yapınca, şef üşütüp hasta oluyor. Hasta olunca sırtı daha çok ağrıyor. Cumartesi günleri yürüyüş yapıyor, pazar günleri 500 metre yüzüyoruz. Çocuklar helâk, bendeniz bitik, şefin sırtında bir iyileşme yok.

Eline İspanya'nın 1000 sayfalık "Mavi Kılavuzu"nu aldı. Hemen başımıza gelecekleri anladım. Aynı kılavuzun Türkiye baskısıyla Gaziantep'i gezerken az kalsın Suriye'ye geçiveriyorduk farkında olmadan. Ama ne çare. Uzun incelemelerden sonra Arnedillo diye bir yerde karar kıldı: Altmış derecede sıcak su kaplıcaları. Baş ağrısı, diş ağrısı, Halep çıbanı, kabızlık, hazımsızlık, iştahsızlık, damızlık, kansızlık ve mızmızlığa iyi geliyormuş; herhalde "sırtımıza" da iyi gelir. Ezilen çoğunluğu oluşturan, ailenin dörtte üçü sırtlarından hoşnutlar, ama şefin sırtı bizim sırtımız, bizim sırtımız yine bizim sırtımız olduğundan ses çıkaramadık.

Çamura bulayıp altmış derecede pişirecekler, sonra kabuklarımızı kırıp yiyecekler. Güney Amerika'da kirpileri de aynen böyle yiyorlar. Artık bu kadarı fazlaydı. Derhal hastalanmaya karar verdim.

Doktorlarla aram, oldum olası iyidir. Dilimi çıkardım mı kesin perhiz, göz kapağımı devirince bol yemek yazarlar. Bizim Baskistan'ı mesken tutan Peru'lu bir doktor arkadaşım var. Güney Amerikalı göçmen statüsüne bakmadan, gitti bir Fransız hanıma âşık oldu. Sevgilisinin ana dilini bizimle konuşarak ilerletmeye çalışıyor. Yüzümü makyajsız görünce, ilginç Fransızcasıyla raporu çaktı: "Bir hafta kesin portakal, her gün üç bardak dinlenme suyu!"

Kediyi koltuğumun altına kıstırıp sıcacık yatağıma yuvalandım ve zayıf bir sesle inledim: "Siz Arnedillo'ya gidin, ben kendime bakarım". Ne gezer! Sen misin hasta olan. Şefin parmak şıklatması üzerine tedavim başladı: İki gün boyunca içirilen 19 bardak ıhlamur, 21 adaçayı, 30 portakal suyu, sayısız kekik, nane ve keten tohumu lapaları sonucu kendimi birdenbire iyi hissetmeye başlamıştım. Çaresiz Arnedillo'ya doğru yola koyulduk.

Size bu satırları, göl büyüklüğünde bir havuzun sularında şıpırdayan şişme yatağımın üstünde yazıyorum. Altmış derecede çıkan suları otuza değin soğuttuktan sonra, çimlerin arasında gökyüzüne nispet yapan masmavi bir havuza boşaltıyorlarmış meğer. Arnedillo kaplıcaları, uçsuz bucaksız RIOJA Vadisi'nin ortasında, kekik kokulu dağlardan akan bir sıcak su nehrinin ehlileştirilmesiyle turizme açılmış. Kaplıcaları çevreleyen minik köy, Ortaçağ'da yapılmış bir kilise ile on onbeş taş evden oluşuyor. Kışın bu evlerde oturan köy halkı, yaz gelince dağların içine oydukları mağaralara taşınıyorlar. Biraz Kapadokya'yı andıran yumuşak kayaların içine oyulan mağara evlere baca, pencere açılmış, süslü kapılar takılmış. Elektrik ve su tesisatları var. İki yanlı mağara evlerin uzandığı dağ yarığına bir de ad koymuşlar: Troglodit Sokağı.

Kaplıcaların çevresindeki ovada uçsuz bucaksız zeytinlikler uzanıyor. Sıcak su gölünün üstüne dökülen leylakların kokusu, dağlardan esen ıtır yüklü rüzgârlara karışmakta. İki katlı, beyaz badanalı, tahta balkonlu bir otelde kalıyoruz. Yerler kırmızı Malta taşı. Aralarına mavi Andaluz cinileri yerleştirilmiş.

Arnedillo köyüne on beş kilometre uzaklıktaki tarihsel değeri olan Soria kentini gidip gezdik. "San Juan de Rabarena" diye bir kilise var bu kentte. Bin sayfalık İspanya'nın Mavi Kılavuzu'nu karıştırırken bir de ne görelim? Söz konusu kilisenin ana kapısı, bizim Antalya'daki San Nicolas Kilisesi'nden apartılıp getirilmemiş mi? Kitap, kapının ne zaman "taşındığına" dair kesin bilgi verememekle birlikte, San Nicolas Kilisesi'nden geldiğine kuşku yok. Üzerindeki işlemelerde Myralı San Nicolas, "Büyük İskender"-in elçisi aracılığıyla gönderdiği armağanları kabul ederken görülüyor. Kenar oymalarında ise İsa'nın yaşamından kesitler ve San Nicolas'nın dört mucizesi işlenmiş.

Soria, Akdeniz'den dört yüz kilometre içerde, İspanya'nın kuzey yarısında, küçük bir yerleşim merkezi. Kapı götürüp getirme (tahtası değil, koca koca taş sütunları ve çerçevesi), büyük bir olasılıkla on üç ya da on dördüncü yüzyılda gerçekleşmiş. Adamlar yelkenli guletlerle, binlerce kilometre ötedeki Antalya'dan, İspanya'nın derinliklerine taş taşımışlar.

Uçaklarımız, trenlerimiz, bilmem kaç mil yapan gemilerimiz ve yel gibi giden arabalarımızla yirminci yüzyıl çocukları bizler de çok yolculuk ettiğimizi sanıyoruz!

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1