Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1989

Öteki 200. yıl

Cumhuriyet · 6 Ağustos 1989

PARİS — Uzaydaki haberleşme uyduları, bizim eski dostlar arasındaki "French Connection" yanında hiç kalır. Telefonda kadife gibi bir kadın sesi: "Paris'e gidiyormuşsunuz hamfendiciğim", dedi. Çığlığı bastım. İnsanın içini gıcıklayan bu ses, Türk sinema ve tiyatrosunun ağır toplarından Serra Yılmaz'dan başkasının olamaz. Serra, tombul gövdesini kuğu zerafetiyle taşıyan iştah açıcı bir yaratık. Yaşamının en büyük dramı, Fellini ile karşılaşmamış olmak. Fransa'nın özel çağrılısı olarak Avignon Tiyatro Festivali'ne geliyormuş; fırsattan yararlanıp Paris'i bir turlayacak.

Amerika Birleşik Devletleri, kendi otlaklarında yetiştirdiği kuzuları genellikle başbakanlığa, bakanlığa falan salar ülkemizde. Fransa'nın zerafeti ise kültürüne yakın sanatçılara gösterdiği vefada gizlidir. Bu vefa bazen ABD'de yetişmiş devlet büyüklerimizin hoşuna gitmez. Ama Fransa, inatla sesini "resmi tarihe"e akort etmeyelerin ve "hizaya gelmeyenlerin" yanında yer alır. Bundan devlet olarak pek kazançlı çıktığı söylenemez. Çıkar aradığı da kesin değildir zaten. 1789'lardan kalan "yazılmamış" bir insanlık ilkesidir bu.

Serra ile Paris'te buluştuk. Benim yanımda ızbandut gibi iki oğlan, onun yanında bir orduya bedel Ayşe kız var. Aklımız sıra çocuklara Fransız devriminin 200. yılını kutlatıp unutulmaz anlar yaşatacağız. "Tuileries" Sarayı'nın bahçesine kocaman bir devrim parkı kurmuşlar. Dekor, hafif 1889 Paris fuarı havasında. Bir yanda cambazlar havalara zıplıyor, az ötede soylu bir hanımı giyotine götürüyorlar.

Açıkhava standlarında ekmek peynir gibi devrim tişörtleri, giyotin anahtarlıklar satılmakta. Edith Piaf sesli, 18. yüzyıl kılıklı sokak şarkıcıları Paris havaları söylüyorlar gelip geçenlere. Kapalı salonların birinde tümüyle bilgisayar üretimi bir "1789" filmi gösteriliyor. Diğerinde, otomatların canlandırdığı tablolarla devrim olayları sergileniyor.

Görsel eğitim gezimizde ikinci durak, "Villette"deki endüstri ve bilim sitesiydi. Çocukları uygulamalı teknik eğlenceler ormanına salıp biz aşılmış analar kuşağı bir köşeye yığıldık. Fabrikayı andıran 5 bin metre karelik bir taban üstüne kurulu 4 katlı sitede, aynı anda 21 sergi var. Çoğu Fransız devriminin bilimsel yönünü işliyor. Tavandan bir 18. yüzyıl balonu ile "rafale" adlı son model jet uçağı yan yana sallandırılmış. Bahçede, 360 dereceye en yakın geniş açı sineması "geode" en üst katta yıldızların anlatıldığı "planetarium" var.

Çocuklar, yalnız bizden değil, birbirlerinden de ayrı geziyorlar. Belli bir saatte planetariumda buluşacağız. Bunca karışıklık arasında kaybolurlar diye benim içim biraz vık vık. Serra rahat, "Aman aman bir şeycik olmaz. Bunlar bilgisayar çocuğu." Gerçekten de bilgisayar çocukları, tam zamanında denilen yerdeler.

Ertesi gün Paris dışındaki "Asteriks Parkı"na gidiyoruz. Goscinny ve Uderzo'nun ölümsüz kahramanları elle tutulur birer gerçek olmuşlar. Romalıların işgali altındaki antik Fransa'nın direnişini simgeleyen minik Galya köyü ve sakinlerine değin ne varsa, en küçük ayrıntısına dek imal edilmiş. Köyün çevresinde ise "süper sekiz" denilen ve insanı sekiz kez tepetaklak eden bir cehennem makinesine binebiliyor; çağlayanlardan aşağı düşen kayık sefaları yapabiliyorsunuz.

Adam başına giriş, bizim paramızla 45.000 lira. Ondan sonra her şey bedava. Keşke biz bir köşede bekleyip, çocukları salsaymışız yine. "Bırakın beni evimde ölmek istiyorum" itirazlarımıza karşın "Anne korkma, bak valla bir şey olmuyor" diye itişe kakışa azgın çağlayanlardan aşağıya düştük, sırılsıklam ıslandık. Gemiyi azıya almış bir tekerin içinde döne döne feleğimizi şaşırdık. Ama hiçbir güç bizi, o insanın kafasını sekiz kez aşağı sarkıtan şeytan döngecine çıkartamadı. Akşamın yedisinde temizlikçiler tarafından kovulana dek kalınan "Asteriks Parkı"ndan biz analar dörtayak üstüne, çocuklar ise bir daha ne zaman gelebiliriz diye çıktılar.

Devletin 200. yıl için hazırladığı resmi kutlamalara karşı "öteki 200. yıl" adıyla hazırlanan gösteri yürüyüşüne katıldık. Yürüyüş kafilesinde Perulu flütçülerden Macar çiganlarına değin birçok halk orkestrası bulunuyordu. Allı yeşilli bayraklarla şarkılar söyleyerek Bastille Meydanı'ndan Concorde'a yürüdük.

Bir süre sonra bizim veletlerin bile orkestra kamyonlarının ardında hoplaya zıplaya pek bir eğlendikleri görüldü. 14 temmuz resmi şenlikleri elbet daha görkemliydi. Ama 14 temmuzda, Champs-Elysées bulvarlarından devlet aktı, halk baktı. Bizim alternatif kutlamada ise Paris halkı aktı, polisin kameralı zeplini tepemizden baktı. Yürüyüş bittikten sonra kendimizi bir kaldırım kahvesine attık. Siparişi almaya gelen garson, sokaktan yükselen Enternasyonal marşını kastederek "Oh be", dedi. "İyi geldi bunca zaman sonra."

Babalarıyla geçinenemeyen kimi "iyi aile" çocukları; kırk yaşına değin, kendilerine yapılan haksızlıkları toplumu düzelterek örneğin devrim yaparak gidermeye çalışırlar. Kırkına gelince yorulur, asıllarına döner ve iyi aile çocukları olarak babalarına benzerler. Böyle biri olan Fransız arkadaşım, "yoksulların 200. yılı" diye adlandırılan gösteriyle ilgili olarak "Kaç kişi yürüdü" diye sordu. "Yirmi, yirmi beş bin kişi" dedim. "Gösteriyi izleyen konserde de yüz bin vardı." "Demek bu kadar azınlıkta kaldı yoksullar", diye güldü.

Oysa, 16. Louis'nin kafasının uçurulduğu koca Concorde Alanı, resmi kutlamalar çerçevesinde 3 bin kişilik seçkin bir azınlığın dışında, halka kapatılmıştı. Doğru söze ne denir? Yoksul yüz binler, seçkin üç binler karşısında her zaman ve her düzende azınlık sayıldılar.

[Fotoğraf altyazısı: 14 temmuzda Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand, "kraliyet" eskortu eşliğinde "halkı" selamlıyor.]

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1