Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1989

'Zorunlu göç'te göçmen dayanışması

Cumhuriyet · 18 Ağustos 1989

YALOVA — Firdevs Hanım'ın gözleri özgürlük mavisi. Bulgarlar Fidanka diye çağırırlarmış. 14 temmuzda Dereköy sınır kapısından girmişler. Kendi deyişiyle "Bir kızı, bir de çocuğu var." Kızlar, Bulgarın Almadere köyünde de çocuk olamadan büyüyorlar anlaşılan.

Taşköprü'deyiz. Karamürsel yolu üzerinde, Yalova'ya 10 km. uzaklıkta bir göçmen köyü. Cumhuriyetin ilk yıllarında 2-3 haneli bir yermiş. 1925 yılından başlayarak devlet eliyle anlaşmalı göç eden Yunanistan ve Bulgaristan Türkleri yerleştirilmiş buraya. Son sayıma göre nüfusu 2140. Bu sayıya haziran ayından beri 600 göçmen eklenmiş bulunuyor. 25'li yıllarda gelenlerin akrabaları, yakınları. Her gün yeni bir aileye kucak açılmakta. Evlerde insanlar üst üste. Taşköprü örgütleniyor. Gelenlerin arasındaki öğretmenlere kurs açılmış, çocukları eğitmek gerek. Kimi hanede nüfus 20'yi aşmış, bazısında bu sayı 45'i bulmuş durumda. Ahırlar, kümesler, gusülhaneler ve kullanılmayan ne müştemilat varsa yıkılmış, yeni gelenlere göz göz odalar açılmış. Bu insanları evlerinde barındıranlar da, barınanlar da konukluğun uzun, çok uzun süreceğini biliyor.

Konuşurken şimdi bile ürküyorum

Firdevs Hanım'ın da sarı bir Ladası, demiryolcu bir kocası var. Son gelenlerin çoğu demiryolcu zaten: Makinist, vizör, teknisyen, gar memuru. Firdevs Hanım, "bizim Bulgasko"da "yabancı devlet ahalisinin geldiği" turistik otellere temizliğe gidermiş. Şimdi Yalova sahil sitelerinde ev işçiliği yapıyor. Üstünde yine mavi Bulgar önlüğü. Hızlı çalışmaya alışmamış. Devlet işi, ağırdan alıyor elini. Boyuna azar işitiyor. Beş yıl önce elceğiziyle yapıp, Almadere'de (Yabulçan) bıraktığı evini, avlusuna ektiği sebzelerini düşününce biraz hüzün. Firdevs Hanım geldiğine pişman değil, henüz ikircikli. "Devlet" diyor, baba ocağına sığınan dövülmüş gelin gibi: "Bekliyoruz, bir şeyler verir herhal." Kocası henüz işsiz. Neden geldiniz sorusuna yanıtı açık: "Serbest konuşabilmek için." Bir Türkçe söz duyurmanın cezası 5 leva imiş. "Türkiye'nin Sesi"ni dinledikleri anlaşılırsa, polis dayanırmış kapıya: 20 leva. Diklenirsen karakol, dayak, hücre. Yüzüne çekinceli bir gülücük yayılıveriyor: "Şimdi bile konuşurken ürkerim. Birileri duyar da dehşetlenir gibi gelir..."

Üç kahve var Taşköprü köyünde. Birine giriyoruz. Çevremizi elbet ve yalnız erkekler alıyor. İşte 925 göçmeni Fişnaklı Hüseyin Ağa. Ötekiler "acemi" göçmen. Asen Smilov adı takılan Mehmet, "Soylu" soyadını almış Türkiye'ye girişte. 1.80'lik Halil, "kısa" soyadını seçmiş. Ağır ol molla desinler gibi dolanan Mustafa ise, "Kıvrakoğlu"nu uygun görmüş namına. Diğerleri hep Ertürk, Baştürk, Hastürk, Türk oğlu Türk işte. Hepsinde dikkati çeken en önemli özellik: Nefis bir Türkçe konuşuyorlar. Özgün ve sıcak deyimleri elbet var, ama genelinde, Türkiye ortalamasına parmak ısırtacak, yeni, zengin ve düzeyli bir Türkçe kullanmaktalar.

Yanımıza cin bakışlı, kıpır kıpır bir adam yanaşıyor. "Sen de konuş muhtar" diyorlar. Adı, Ali Düvenci. Dereköy (Reçitza) muhtarıymış Bulgaristan'da. "Hayatımı ifade edeyim mi?" diye soruyor. "Mesela..." diyoruz, ikiletmiyor. "Zulmün kara gölgesi bir kıskaç gibi yüreğimizi kavradığında..." diye başladığı hamasi söylev sırasında, nam-ı diğer Alipi Similof'un çok ilginç bir kişi olduğu ortaya çıkıyor. Dereköy muhtarı olabilmek için Komünist Parti üyesi olması gerektiğini anımsatınca, "Evet" diyor. Burgaz Parti Komitesi'nin takdir toplayan bir üyesiymiş. "Parti tek muhtar adayı gösterir, o da seçilir." Ayrıca bir tarım kooperatifinin saymanıymış. 1985 yılında Türklerin asimilasyonu için doldurmaları gereken "Adımı gülünç bulduğumdan değiştirmek istiyorum" belgeleri eline tutuşturulunca, "Dünyası başına göçmüş, […] kanadı kırılmış."

Zorla isim seçimi

Dereköy'ün tüm ahalisi Türk. 1050 nüfus. Bir öğretmenleri Bulgar. Halkın tepkisi muhtarın duygularına eklenince, Bulgarları: "Ha bugün, ha yarın" diye bir süre oyalıyorlar. İsim değişikliğini kabul etmedikleri anlaşılınca, köyü bir gece askerler basıyor. Muhtar Ali, Bulgar askerinin girişini ve köylülerin sindirilmesini şu imgeyle süslüyor: "Bütün köye bu karanlık bulut çöktü. Gelincik kadın geldi, sıçanlar kaçıştı."

Dereköy halkına zorla isim seçtirip belgeleri imzalatıyorlar. "Al ipi" gibi bir Türkçe tını bulduğu için aslında bir Yunan adı olan "Alipi"liği seçen muhtarı ise götürüp bir "polkovnik"in (albay) karşısına çıkartıyorlar. "Yahu" diyor albay: "Sen devlet memuru, parti üyesi adamsın. Nasıl çıkarsın parti kararına karşı?"

Feleğin komünist çemberinden geçmiş muhtar Ali Düvenci, Bulgar kahramanı Yorgi Dimitrov'un bir tümcesiyle yanıtlıyor albayı:

"Ben gurur duyuyorum ki ülkemde, çeşitli dillerden insanlar konuşuyor, kuşlar başka başka ötüyor, çiçekler değişik renklerde açıyor" ve yalanı varsa boynuna, sözümona kendisinden ekliyor: "Albayım ne çabuk unuttunuz bunları? Sizin burada şimdi yalnız boklu kargalar ötüyor."

Albay, bizim Alipi'yle "başkoşamayacağını" anlayıp Burgaz Parti Komitesi'ne havale ediyor. Ali Düvenci, uslu duracağı sözüne karşılık görevinde bırakılıp Komünist Parti'den ihraç ediliyor.

T.C. Burgaz Başkonsolosluğu'nda çalışan diplomatlarımızın cuma namazını (!) Aytos Camii'nde kıldığını öğrenen Ali Düvenci, kendi deyişiyle "acıyan yüreği sayesinde faaliyete" başlıyor. 1985 yılı sonundan başlayarak beş ay süreyle Nebi Bey (soyadını bilmiyor) adlı diplomatımızla ilişki kuruyor. O gidince, Kadir Bey adlı diplomatımıza, yine Aytos Camii'ndeki namazlar sırasında bilgi ve belge vermeyi sürdürüyor. Onlara Bulgarların muhtarlıklara gönderdiği bilgisayar verilerini, yasaklama metinlerini, eski ve yeni nüfus kütüklerini iletiyor. Türkologların çalışmalarına değgin araştırma kitapları getiriyor kütüphanelerden. Bu arada "Türkiye'nin Sesi" Radyosu'nda "Bulgar zulmü altından yükselen bir ses" türünden iki mektubu yayımlanıyor. Tanıdığı Türklerin yazdığı mektuplar, diplomatlar kanalıyla Türkiye'ye ulaştırılıyor.

12 Temmuz 1988'de Bulgar Gizli Servisi (Darkavna Sigornos) Ali Düvenci'yi tutukluyor. 50 gün hücrede "olgunlaşmasını" bekledikten sonra, Bulgarlar kendisine, "Türk diplomatlara ne bilgi verdiyse" tek tek yazması için 48 saat mühlet veriyorlar. Muhtar Ali, gördüğü işkenceleri ballandıran biri değil. "Dayak mayak, elektrik. Eh oldu bir şeyler" diyor. Kendi açısından son derece dürüst olduğu kanısında. Bulgarlar ne yapıyorsa gidip Türk diplomatlara anlattığı gibi, anlattıklarını da aynen Bulgarlara tekrarlıyor. Fakat bu arada, ne keramettir bilinmez, 50 günlük sorgu süresi başında Ali'nin gözünü korkuttukları "vatana ihanet suçundan 20 yıllık hapis" olasılığı, önce 2 yıla indiriliyor. Sonunda çıkartıldığı mahkemede ise "Akli dengesi bozuktur" gerekçesiyle muhtarlıktan azledilip haftada bir kez karakola görünmek koşuluyla büsbütün serbest bırakılıyor. Kooperatif saymanlığına yeniden sahiplenmeye çalışsa da, başarılı olamıyor ve inşaat işçiliğine başlıyor. Bundan 4 ay önce görünmeye gittiği karakolda, kendisine bir soru yöneltiyorlar: "Biz sizin gibilere pasaport versek, giderler mi evlerini paralarını bırakıp?"

Vurguncu Bulgar

"Giderler" diyor Ali. Haziranın 6'sında istediği pasaportu, 9'unda alıyor. Çekiyor altına 4 tonluk bir kamyonet, bir de Lada. Dolduruyor kazanını, çömezini, ver elini Dereköy. Kamptan kampa bekletilerek, yine de 5 gün alıyor sınıra varması. Sonra Türk toprakları, sevinç ve biraz da kuşku. İfade vermek, soyadı almak, "Adrese mi gideceksin, çadırda mı kalacaksın?" Taşköprü telefonu çalışıyor. Kopup gelen akrabalar, gözyaşı ve dayanışma.

Birkaç yeni göçmenin arabayı satıp altın alarak Bulgaristan'a geri dönmesi üzerine, Türkiye Bulgar arabaların satışını yasaklamış durumda. Firdevs Hanım'a sorduk: "Türkiye'de en çok neyi sevdin, orada olmayan?"

"Altın dükkânlarını" diyor. "Ne çok var. Ne bol, ne zengin!"

[Fotoğraf altyazısı: Bazıları şanslı, bazıları şanssız — Bulgar göçmenlerinin hepsi bir değil. Kimi yer buluyor, iş buluyor. Taşköprü'deki gibi. Kiminin yoksulluğu ise yukarıda görüldüğü gibi. (Fotoğraf: Uğur Saner)]

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1