Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1989

Rodoplar'dan ateşlenen göç

Cumhuriyet · 21 Ağustos 1989

İlkin gözyaşımız kurudu. Ardından acımaz olduk. Onlardan önce biz varız demeye başladık. Sonra "ben" dedik, "biz" yerine. Bekleyin görün: Bulgar göçmeni için çok geçmeden, "Sınırlar kapatılsın, defolup gitsinler" diyenler çıkacaktır. Aynı kişilerin oysa Almanya'da mutlaka bir yakınları vardır ve Almanların onlara faşistçe davrandığına gocunuyorlardır.

Almanya'da 1.5 milyon Türk var. İşsizler, "Türkler gitsin" deyince kızdık. Oysa burada yine biz, Bulgar göçmenine daha iki ay sonra kazık atmaya, diş bilemeye başladık.

Çifte standart kullanmayalım. Gelen Bulgar göçmenleri bir deste gül değil. Bir toplum geliyor; iyisi kötüsü, akı karası, aydını cahili, kurnazı safı, alışkanlıkları, özgün kültürü, yanlış ve doğrularıyla.

Ama onlara mecburuz. Çok ağır ödemişler bizimle aynı dili konuşmanın faturasını. Aynı şarkıları sevmenin, aynı yemekleri, aynı düğünleri yapmanın, sünneti farz saymanın cezasını çekmişler. Hele aydınları... Onlar her yerde olduğu gibi iki kez suçlu. "Biz sizi okuttuk, yetiştirdik, kadro olun diye. Siz halkı bize karşı ayaklandırdınız" diyor Bulgar. Onları bağışlamadılar.

Aydınların yeri

Eskicumalı Türkolog ve tarihçi Mehmet Çavuş, bembeyaz saçları ve ağzından düşürmediği sigarasıyla sınırdışı edildiği 1982 yılından beri Vezneciler'deki "Balkan Türkleri Dayanışma ve Kültür Derneği"ne adamış kendini. Derdi gücü, göçmenleri. Sabahtan akşama acılı insan öyküleri dinliyor, Uluslararası Af Örgütü'ne, Ankara'ya dilekçeler döşeniyor. Burası aynı zamanda aydınların buluşma yeri.

Mehmet Çavuş'un "20. Yüzyıl Bulgaristan Türkleri Şiir Antolojisi"nde tam 74 ozanın şiirleri var. Türkiye'de her 2 milyonda 74 ozan çıktığını sanmıyoruz. Bu gelenler, yalnızca bir çaresiz insanlar ordusu değil. Öğretmenleri, mühendisleri, teknisyenleri, hemşiresi, doktoru, yazarı ve öğrencisiyle geliyorlar. Çocuklar üniversiteye gidiyor; arı, duru bir Türkçe konuşuyorlar.

"Gençler, Cumhuriyet Gazetesi bulduklarında en küçük haberleri bile kutsal bir kitap gibi okur, yeni sözcükleri ezberlerlerdi. Sonra radyo yayınlarını banda kaydeder, binaenaleyh, velakin gibi sözler yakalayınca, yenileriyle değiştirerek eğlenirlerdi."

Artık Türkiye'nin radyo yayınları net dinlenemiyor. Bulgar parazit yapıyormuş.

İçeride bir düzine insan var, herkes fısıltıyla konuşuyor. Kendi sesim borazan gibi geliyor kulaklarıma, onların söylediklerini habire yineletip duruyorum. Türkçe konuşmaktan hâlâ ürküyorlar. Eskicuma Köyü'nde olduğu gibi Bulgar polisi her an basacak, "Biz başka dil bilmeyiz" özrünü duyunca, "Sökül levaları" diyecek sanki.

Bunca insan, özünde bu dili korkmadan koauşabilmek için ayaklandı, yollara döküldü. Gerisi hava cıva.

Casusluk tartışması

Razgratlı Mümin Çakır, Yeni Işık Gazetesi'nin eski muhabiri. 1964 yılında girdiği gazetede 12 yıl çalıştıktan sonra 17 Mayıs 1976'da tutuklanmış ve "Türkiye lehine casusluk"tan 20 yıl hapis cezasına çarptırılmış.

"İbret olsun diye yaptılar" diyor. Ve Mümin Çakır, tam 11 yıl 3.5 ay hapis yatıyor. Türk basınının yoğun yayını ve Uluslararası Af Örgütü'nün baskısıyla 31 Ağustos 1987'de serbest bırakılıncaya dek. Tutsaklığı sırasında, 18 yıllık Fransızca ve Türkçe edebiyat öğretmeni karısına, "Casusluktan hüküm giyen kocanın karısı öğretmen olamaz" diyorlar. "Ya kocayı boşa ya da çık işten." Öğretmen hanım mahpus kocayı boşamıyor. Bir dokuma fabrikasının en ağır bölümüne, yıkama işçiliğine giriyor. Tam 11 yıl. Şimdi elleri romatizmalı. Gazeteci Mümin Çakır, gözlerinin ferini söndüren tutsaklık yıllarından başka, bir de vicdan yükü taşıyor.

Ne yapmış Mümin Çakır? 1972 ders yılı sonunda Türk dili yasaklanınca, gazeteci olarak bu kararlara karşı çıkmış. Parti komitesine, valiye, kaymakama yazmış, "Yanlış yapıyorsunuz" diye. Her gittiği yerde konuşmuş. Derken Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Örgütü'ne konuyla ilgili bir "ağlantı" (şikâyet) göndermiş. Bu "ağlantı" içeriğinin Türkiye'ye ulaşmasından Mümin Çakır'ı sorumlu tutmuşlar.

Gerçekten casus muydu Mümin Çakır? Olabilir. Aynı koşullarda hangimiz, "Türkiye'ye haber taşımazdım" diyebilir ki?

Peki, göçü beraberinde getiren bu rahatsızlık, nasıl ayaklanmaya dönüştü? Gorbaçov ve politikasının etkisi var mıydı? Gerek gazeteci Mümin Çakır gerekse Mehmet Çavuş, "Var" diyorlar.

Glasnost rüzgârına yelken açan, Bulgar sporcu, edebiyatçı, sanatçı ve bilim adamlarından oluşan 58 aydın, önce "Tartışma Çevresi -Kulübü-" diye bir dernek kuruyorlar. Sonra "Din, Dil Özgürlüğü Örgütü"nü. Başta Bulgarların en büyük ozanı sayılan Hristo Radevski olmak üzere bu insanlar, yönetimin iç ve dış politikasını kıyasıya eleştirmeye, Türklerin temel hak ve özgürlüklerini savunmaya başlıyorlar.

Bundan yüreklenen Türkler, hemen "Bağımsız İnsan Hakları Örgütü"nü; ardından "Bağımsız Dayanışma", Viyana Konferansı'nı hedefleyen "Viyana 1989" ve "Demokratik Lig" derneklerini kuruyorlar.

Kızların çilesi

Rusçuk, Razgrat, Şumnu, Eskicuma, Varna, Hacıoğlu, Pazarcık, Silistre illerindeki binlerce Türk, bu derneklere üye oluyor. Mayıs 1989: Açlık grevleri patlak veriyor. Paris'teki İnsani Boyut Konferansı'nın arifesinde denk getirilen ayaklanma başlıyor. 86 yerde yürüyüş düzenleniyor. Radyo yok, gazete yok. Ülkenin dört bir yanına, motosikletli gençler haber taşıyor. Kulaktan kulağa yayılıyor direniş. Ta Rodoplardan kalkan Türkler, polis barajını aşabilmek için gelin gibi giydirdikleri kızlarıyla düğüne gider gibi 400 km yol katederek kuzeye, ayaklanmaya geliyorlar (Şimdi o insanlar, Sefaköy'de, Edirnekapı, Kapıkule, Bursa'da. Taşa serili yırtık battaniyelerin üstünde, işsiz, parasız ve öksüz yatmaktalar).

Başkaldırı Şumnu ili ve köylerinde patlıyor ilk. 19, 20, 21 Mayıs 1989 günleri önemli. Haziran ayında, Razgrat'a bağlı Ezerçe Köyü'nde insanlar üç gün üç gece eve girmiyor. Hayvanlara bakılmıyor, inekler sağılmıyor, işe gidilmiyor. Köyün ortasındaki köprü üstüne mevzilenen Bulgar askerine doğru yürüyüşe geçiyorlar: 2 ölü, 1 yaralı.

Bu bir köyün öyküsü. Böyle yüzlerce var. Sözün tam anlamıyla bir ayaklanma bu. İnsanlar geceler boyu eve girmiyor, dışarıda toplanıp ayakta bekliyorlar.

Ve sınır açılıyor. Bulgar kurmayları bu göçü öngörmemiş miydi? Elbette görmüşlerdi. Ama evi barkı, arabası, işi ve refahı yerinde olanların kıpırdamayacağını, yalnız fakir fukaranın geleceğini sandılar. Tarım belki biraz ırgalanacak, ama başağrıtan bir safrayı atacaklardı.

Oysa yetişmiş elemanı, kadroları ile geldi Türkler. Onlar geldikçe Bulgar hırslandı, Bulgar hırslandıkça onlar yola düzüldü.

Vezneciler'deki derneğin öyküleri bitmez. Mehmet Çavuş boyuna çiziktiriyor: Şumnu Yusufhanlar Köyü'nden Vahdet Ahmetoğlu İzzet ve Vasfi Nazifoğlu İslam, polis tarafından götürülmüş, bir daha haber alınamamış.

Köşede bir kadın ağlıyor: Türkücü Zeynep Kayacı. 17 yaşındaki kızı Türkân, okuldan çıkışta kaçırılıp Bulgar polisine "büyük hizmetler" veren bir Çingeneye peşkeş çekilmiş.

Böyle kaçırılan, ırzına geçilen yüzlerce Türk kızı var.

[Fotoğraf altyazısı: Bir toplum geliyor — Gelen Bulgar göçmenleri bir deste gül değil. Özgün kültürü, alışkanlıkları, yanlış ve doğrularıyla bir toplum geliyor. (Fotoğraf: Vedat Yenerer)]

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1Gazete kupürü 2