Göç deprem gibi çöktü
Cumhuriyet · 31 Ağustos 1989
İSTANBUL — 4. şube koridorları hiç değişmemiş. Aynı bezgin kalabalık; polisler hep "aynı incelik"te. Ama kuyrukların yönü tersine dönmüş. Bundan iki ay öncesine değin Türkiye'den çıkmak için uzayıp giden pasaport kuyrukları; Türkiye'ye girmek uğruna bekleşen binlerce, binlerce Bulgar göçmeninin sayısal üstünlüğü önünde kısacık kalmış. Göçün seli, şubenin alt katını basmış. İçerde sıcaklık 40 derece. Göçmenler bir kan ter denizi, polisler sırılsıklam. Kapalı gişelerin ardında, bugüne değin birkaç yabancı İstanbulluya ikâmet vermekle oyalanan memur takımı, biraz ekşimsi. Rahatlarına limon sıkılmış. Beşer, altışar kişiden yüzlerce sıraya uzanan kuyruğu yöneten üniformalılar bağırıyor: "Açılın, yol verin, geri git, yana bas, çekil oradan, savcı bey geliyor!" Savcı beye yol veriliyor.
Fransız, İngiliz ve İspanyol polisleri böyle bağırmazlar. Ama bizimkilerin geleneği bu ve anlaşılan Bulgar göçmenleri de farklısını görmemiş, yadırgamıyorlar.
Göçmenlerin ellerinde birer dilekçe örneği var: Şu tarihte geldim, mülteci işlemlerimin yapılmasını arz ve talep... Aile bireylerinin adı, vb. ter kokusu, insan sıcağı, 3. hamur dilekçeler yapış buruş. İşlevlerini dolduramadan eskimişler. Tıpkı göçmenler gibi. Normal olarak, 4 saat bir bekleyişten sonra gişeye ulaşabilen göçmen, bu dilekçe kayıt kuyut edildikten sonra, Kartal'daki Tarım ve Ormancılık Bakanlığı'nın Köyişleri şubesine gönderiliyor. Orada Bulgar pasaportları alınıp, kendilerine şimdilik kimlik yerine geçecek birer mülteci belgesi veriliyor.
"Peki" diyoruz yetkililere, "Ya bunların bir bölümü geri dönmeye kalkarsa?" o zaman aynı formalitelerden tersine geçip Bulgar pasaportlarını geri istemek zorundalarmış. Uzun sözün kısası, bu gelişin dönüşü yok. Sayın Turgut Özal, sınırı kapattıktan sonra, bu yanda kalanların geri dönüşünü göze alamaz.
4. şubede sıra bekleyenlerin birçoğu, niçin beklediklerini bilmiyor. Zilabidin Öztürk, "Galiba kira verecekler bu kâğıtla" diyor.
Aynı kiraların bizim için de çok yükseldiğini, cangıl ekonomisinin arz ve talep kuralını bilmiyorlar. "Ekmeğe 50 lira birden zam geldi" diyor biri. Enflasyon, hâlâ yerli yerine oturabilmiş değil kafalarında.
"Devletin size kira vereceğine inanıyor musunuz?" sorumuza; "Evet", diyor Nail Mutlu, "Adam başına 300.000 vereceklermiş. Gazeteler yazıyor." Mehmet Şen, dudak büküyor: "Herkesin başı dönük, kimse inanmıyor aslında."
Gerçekten başı "dönük" herkesin. Ağır aksak işlemeye alışkın, çözümleri getirmekten çok zamanın törpüsüne bırakan Türk bürokrasisi zorlanıyor. Göç, bir deprem gibi çöktü devletin üstüne. Ve her deprem sonrası alıştığımız yetersizlik, göç olayında en ileri boyutlarda.
Sonu gelmeyen kuyrukta hamam terleri döken, selvi boylu çok güzel bir kıza yaklaşıyorum. Nesrin Özgür 20 yaşında, diplomalı hemşire. "Denklik" bürosundan meslek belgesi, buradan da "mülteci" olunca bol paralı ve hemen bir iş bulurum sanıyor. Oysa çok az Türkçe biliyor, iş bulsa bile doktorun hangi sözünü nasıl anlayacağı belli değil. Üstü başı son moda, yüzü bilgiç makyajlı. Türkçe konuşmazmış orada pek, dindar da sayılmazmış. "Peki niye geldin?" diyorum. "Bulgaria'da para var, alacak yok" diyor. Burada daha çok kazanıp, daha çok tüketmeyi düşlüyor. Varsın olsun. Bizim Paris butiklerinden giyinen hanımlarımız yok mu? Nesrin de gele gele Türkiye'ye geliyor.
[Fotoğraf altyazısı: Dertler dağ gibi — Soydaşlar yeme, içme gibi her türlü temel gereksinim için kuyruklarda beklemek zorunda kalırken bir yandan da karşılarında dikilen bürokratik engellerle uğraşıyorlar. (Fotoğraf: Uğur Saner)]
