Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1990

Madrid'in göğü daha yüksek

Cumhuriyet · 4 Şubat 1990

MADRİD — Yolunuz İspanyol başkentine düşerse bir gün; gök acımasızca maviyse ve kis rüzgârı, terk edecek bir sevgilinin ilik kokularını taşıyorsa eğer; önünüze ilk çıkan Madridliyi çevirip, sanki gerçekten farklıymış gibi gökyüzünün niçin "böyle" bir mavi olduğunu sorun. Alacağınız yanıtın şiirselliği karşısında, sorunun önemi kalmaz. Madrilenyo (Madridlilere böyle deniyor), boynunu büker ve hınzırca gülümseyerek: "Madrid'in göğü daha yüksektir" der.

İğrenç bir betonculuk furyasında, kıyıları Manhattan duvarlarına dönen İspanya'da başkent Madrid'in yüksek maviliğini geniş yeşillikler üstüne kanat gererken görmek, inanılmaz gibi geliyor; oysa gerçek. Dört milyonluk bu kocaman kent, Avrupa'nın en çok yeşil alana sahip başkenti. Tam merkezinde birbirinden güzel parklar var. Bunlardan en ünlüsü dünyanın en büyük resim müzelerinden Prado Sarayı'nın yanıbaşındaki Retiro Parkı. Eski adıyla Buen Retiro, tam 1 milyon 430 bin m²'lik bir alana yayılıyor. Gözlerinin yeşilini 15. yüzyılda Kastilya Kralı 4. Henri zamanında açmış, Madrid göğünün mavisine. Çok şaşırdık! Tam beş yüz yıldır, kimsenin aklına gelmemiş bu kentin göbeğindeki-görkemli alanı parselleyip beş yıldızlı, on yıldızlı oteller dikmek. Cık, cık, vallahi! Ne tereyağlı kârlar, ne ballı komisyonlar getirirdi oysa.

Retiro Parkı'nın 16 kapısı var. Minik patikaları izleyerek güzel yontuların taçladığı göbeklere, gül bahçelerine, Japon bahçelerine varıyoruz. Hangi yolu tutarsak tutalım, sonunda yüreğin güzelliklere hopladığı bir noktada bitiyor gezinti. Parkın bu bölümü böyle özenle kesilip biçilmiş. Bir bölümü ise orman havasında özgürce yükselen ağaçların egemenliğine bırakılmış. Koru bölümünde genç Madridlileri sabah erkenden kızlı erkekli koşarken görmek olası. Parkın ortasında bir de göl var. 143 hektarlık bir taramadan yorgun düşen ayaklarınızı göl kıyısındaki kahvelerden birinde kalafata çekerken; mutlu gözleriniz sulara inen görkemli merdivenleri mermer aslanları, sütunların kıvrımlarında güneşlenen ya da kayık sefası yapan Madridlileri resimliyor belleğinize.

İspanya olur da Çingenesiz olur mu? Allı yeşilli entarisi, esmer bukleleri ile bir "Gitana" yaklaşıyor yanınıza. Sanki Rumelihisarı'nda çay içiyormuşken gibi, başka bir dilde, ama aynı sözcüklerle: "Falına bakaayim, büyü bozaayim, kismetin kapaliyse çözeeyim!" der de, dayanabilir misiniz? Alışkın Madridlilerin sinek kovar gibi gitgitledikleri, gazetelerine gömülerek sırtlarını döndükleri Çingene güzeline, turist rahatlığı içinde uzatırsınız elinizi ve dinlersiniz yüzyıllık ömrünüzün, doğacak iki çocuğunuzun ve düşmanlarınızın öyküsünü. Falcı Çingene tıpkı Rumelihisarı'ndaki gibi önce 500 peseta diye diretir, sonra 200'e fit olur. Retiro Parkı'na bir pazar günü elbette Türkiye'yi düşünmeye gelinmez. Ama yollara sıra sıra dizilen tansiyoncuları, tartıcıları, kurabiye ve su satıcılarını görüp de İstanbul'u anmamak olası mı?

Retiro Parkı'nın içinde bir rasathane, bir sergi sarayı, birkaç da köşk var. Bu köşklerden en güzeli, kristal camlarının pırıltısı önündeki havuza yansıyan "Sırça Saray". 18. yüzyıldan kalma bu mücevherin içinde soyut yontu ekolünün mızrak ucunda, dev bir yapıt sergileniyor: Paranoyak Minerva. Yirmi metre boyundaki demir kütlede savaş tanrıçası Minevra'yı seçebilmek oldukça düş gücü gerektiriyor. Ama "Paranoya" bölümünü şıp diye görüyorsunuz. Fakat bugünlerde İspanya'yı birbirine katan sergi, Retiro Parkı'nın kapı komşusu Prado Sarayı'ndaki "Velazquez" şöleni. Uzunluğu bir kilometreyi bulan kuyruklar oluşturan Madridliler, yağmur çamur dinlemeyen bir hayranlık içinde, "Ressamların Ressamı" diye tanınan bu büyük ustanın tablolarını görmeye koşuyorlar. Tüm Velazquez'lar, dünyanın dört bir yanındaki müzelerinden gelip iki aylığına İspanya başkentinde buluştular. En ünlü tablolarından biri olan "Las Meninas" (Prensesin Oyun Arkadaşları) ile ilgili inanılmaz öykü de söz konusu sergi dolayısı ile gündeme geldi:

Yıl 1938. Cumhuriyetçi Madrid, falanjist orduların önünde diz çökmek üzeredir. Soğuk ve açlığın kıskaçlarında can çekişen kentin bombalarla aydınlandığı gecelerden bir gece, gizemli bir kamyon yanaşır ozan Rafael Alberti'nin evi önüne. Rafael Alberti karartma yapılan pencerelerde bu kamyonu beklemektedir. Motor homurtusunu duyunca çıkar, sürücünün yanına oturur ve Madrid dışına doğru hareket ederler. Kamyonun yükü, Velazquez'in "Las Meninas" ve Tziano'nun "5. Carlos" tablolarıdır. Madrid'in düşeceğini anlayan cumhuriyet hükümeti, ozan Rafael Alberti'yi İspanyol halkının malı bu iki değerli tabloyu Valencia'ya götürüp güvenli bir yerde saklamakla görevlendirmiştir. Rafael Alberti, Alman uçaklarının aralıksız bombaladığı Madrid'den, Valencia'ya götürür ve tehlike geçinceye kadar saklar tabloları. Söz konusu kuşatma sırasında, Madrid'deki belli başlı tüm sanat yapıtlarını aynı yöntemle güvence altına alır cumhuriyetçiler. Prado Sarayı'nın bombalanmasından, belki de kendi ölümlerinden daha çok korkmaktadırlar.

Velazquez'in "Las Meninas" tablosunu seyrederken bu öyküyü bilmek, başka bir tat bırakıyor insanın hançeresinde. Rafael Alberti, Federico Garcia Lorca'nın en sevgili arkadaşı; "27'liler" diye bilinen ozanlar kuşağının en büyüklerinden biri ve hayatta kalan sonuncusu. Rafael Alberti'lerin omuzları üstünde şavkıyan Madrid göğü daha yüksek.

[Fotoğraf altyazısı: Madrid'teki 430 bin metre karelik Retiro Parkı'nın ortasındaki gölde mermerden aslanlar kayık sefası yapan Madridlileri seyrediyor.]

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1