Türkler duvar satar
Cumhuriyet · 18 Kasım 1990
BERLİN — Her kentin bir sesi vardır. İstanbul, şafak vakti martı çığlıklarıdır. Paris, kapanan metro kapılarının sesi. Madrid, bir sabah, bir ayakçı kahvesinin "Expresso" tıslayışı.
Berlin ise, vardiya düdüklerinin "memleketlisi".
Çirkin bir kent değil Berlin. Ama gittikleri yerde, kendi soydaşlarının sıcaklığını arayan Türklerin, yıllardır "Ah Berlin, vah Berlin!" diye anlattığı denli güzel değil. Berlin'in özelliği duvarıymış, bunu da en iyi Wim Wenders görmüş. Şimdi o duvarı bizimkiler satıyorlar.
Hava sert, soğuk. Friedrich Caddesi'ne tezgâhlar kurulmuş. Kara çarşaflı Türk kadınları, üstü boyalı beton parçacıklarında Berlin'i satıyorlar. Yanlarında efendileri, oğulları, Rus üniformaları giymiş, Sovyet askerlerinin şapkalarını, kalpaklarını, yıldızlarını ve apoletlerini pazarlıyorlar. İnsan, hayal gördüğünü sanıyor. Yahu bu adamlar, kırmızı görünce "urun komünistel!" diye programlanmamışlar mıydı? Bu ne kılık?
Berlin Duvarı satan türbanlı bir Türk kızının fotoğrafını çekiyorum. Bana, "sokak kadını" diye bağırıyor. Oysa Berlin sokaklarında "satış" yapan o.
Malatya'dan beri epeyce yol almış üstelik. Sadist bir gülücükle, "resmini gazeteye basacağım" diyorum. Hırsından yüreğine iner diye umutla bekliyorum.
Çarşaflı Türk kadınları ve Rus üniformalı beş vakit namazındakilerin yanı başına, Kürtler tezgâh kurmuşlar.
Kreuzberg duvarlarında, "Kürdistan'ın kurtuluşunu Mao Çe Tung'un ideolojisinde" arıyorlar. Anadolu'dan kalkıp Berlin'de Çin eliyle Kürdistan kurmak için gerçekten düş gücü gerek.
En büyük ihraç malımız galiba marjinallerimiz.
Berlin, su üstüne kurulmuş bir kent. Üstü açık bir nehir vapuruyla Potsdam'a gidiyoruz. 18. yüzyılda çılgın bir mühendis, kentin su pompasını barındıran yapıyı, "Kitch" bir cami anlayışıyla yapmış. İçi ve dışı Osmanlı arabeskleriyle süslü bina, aslında Alman tekniğinin görkemli bir anıtı.
Gıcır gıcır buhar makinesi, dev pistonlar, bir mahşer gürültüsüyle yapay camii inletiyor, turistlere gösteri yapıyorlar. Bence Doğu-Batı Berlin karışık, kentin en ilginç yeri burası.
Postdam'da caddeler, hâlâ eski ideolojik adlarını taşıyorlar. Okullarda büyük kargaşa var. Marks'lı Engels'li müfredatın yerine yenisi konmamış henüz. Öğretmenler, "resmi tarihi" nasıl okutacaklarını bilemiyorlar.
Berlin, "24 saat yaşayan kent", deniyor. Bu kentin 24 saat yaşadığını söylemek için Madrid'i görmemiş olmak gerek.
Kudam Caddesi'ne bayılmak, ancak Paris'i tanımamakla olası.
Berlin'in bellibaşlı özelliği, istense de istenmese de ve kanırta kanırta Türkler. Kenti görmeye gelen yabancılar, önce eski duvarın giderek silikleşen anısını, sonra da Türklerin Kreuzberg semtini ziyaret ediyorlar.
Avrupa'da iki kentin simgesi, "ayı". Madrid'in soyluluk armasında kızılcık ağacına uzanan bir ayı motifi vardır. Berlin ise tek başına bir "ayı".
Caz konserinden çıktığımız Filarmoni Sarayı'nın önünde, taksi kuyruğuna girdik. İnsanlar sıraya aldırmadan taksilere hücum ediyorlardı. Böyle bir şeyi Madrid'de yapmaya kalksanız, adamı oyarlar. Tegel Havalimanı'nda da durum böyleydi. Alman disiplini, geride kalmış.
Berlin, pus renkli bir düş. Her şeyde "kullanılırlık" amacının önden gelip estetiğin "artçı" kaldığı bu kentte; Almanıyla Türküyle ve konuşulan "nach"lı diliyle, Berlin'in "ayısı" şahlanmak üzere.
[Fotoğraf altyazısı: BERLİN'DE TÜRBANLI TEZGÂHTAR — Kreuzberg'deki Türk mahallesinde türbanlı Türk kadınları, Sovyet üniforması giymiş Türk delikanlıları ile birlikte, Doğu Almanya'dan kalan 'tarihi malları' işportada satıyorlar.]
[1. sayfa tanıtım kutusu: Berlin'den / Türkler duvar satar / MİNE G. SAULNIER / Berlin'de çarşaflı Türk kadınları ve Rus üniformalı beş vakit namazındakiler kızıl yıldız, apolet ve duvar parçaları satıyorlar.]

