Kaliteli birey, kaliteli gazete
Cumhuriyet · 24 Mart 1991
İşbaşına gelişinizden bu yana Le Monde gazetesinde gözlemlediğiniz "iyi" ve "kötü"lerin bir dökümünü yapar mısınız bize?
Le Monde gazetesinde en iyi olan, çok güçlü ve sağlam yazı işleri ekibi Körfez krizi ve onu izleyen savaş sırasında gösterdikleri gibi kısa zamanda "Topyekûn bir seferberliği" organize edebiliyorlar. Körfez savaşı sırasında olup bitenleri özgün ortamları çerçevesinde doğru yorumlayabilmek güç bir gereklilikti. Le Monde ekibinin savaşı iyi "çerçeveleyip" yansıttığına inanıyorum. Bu nokta kısa geçmişteki performanslarından biri. Diğeri yine savaş sırasında yeni teknik düzenimizin ve matbaamızın performansını da ölçmüş olduk. Biliyorsunuz ilk günler çok yüksek tiraj alındı. (900 bin-1 milyon arası) ve matbaamızın hızla ihtiyaca cevap verebildiğini gördük.
"Kötü" diye niteleyebileceğimiz olguların arasında, daha doğrusu başında, ocak ve şubat aylarında göğüslemek zorunda kaldığımız reklam gelirlerindeki düşüş var. Le Monde'un reklam geliri yüzde 50 oranında düştü. Bütün basının karşılaştığı bu güçlük dışında bir de gazetenin çok masraflı olduğu, bu dönemde daha iyi anlaşıldı ve söz konusu masrafları ne yapıp edip azaltmak gerektiği gün ışığına çıktı. Harcamaları azaltmak üzere yardımcılarımla çeşitli önlemler konusunda uzun çalışmalar yaptık. Fakat bu arada önümüze dikilen ekonomik zorluğa çok hızlı bir tepki gösterdim ve reklam gelirindeki düşüşü hemen gazeteyi 5 franktan 6 franga çıkararak karşıladık. O günden bu yana diğer gazetelerin tamamına yakın çoğunluğu da fiyatlarına zam yaparak arkamızdan geldiler.
Gazetenin kalitesiyle işletmecilik ilişkisini açıklar mısınız?
Gazetenin "gazetecilik" niteliği, bence en çok (redaksiyona) yazı işlerine bağlı. Buna karşın gazetenin sağlıklı gelişmesi, tüm işletmenin verimliliğiyle ilgili. Yazı işlerinin üretimindeki kalite, birçok koşulun sağlanmasına dayanıyor. Bunlardan birincisi, Fransa dışında yeterince sık dokulu bir muhabir ağı kurabilmek. Yazı işlerine doğrudan bağlı, deneyimli bir muhabir kadrosu, demek istiyorum. Sanırım bu başarının ilk koşulu. İkinci koşul, yazı işlerinde sorumlu olup görev yaptıkları konular hakkında uzmanlaşmış muhabir oranının olanaklar ölçüsünde yüksek tutulması. Üçüncü koşul, değişik servis gruplarını, gazetenin genel işbirliğinden akıcı bir biçimde yararlanacak ölçülerde organize edebilmek. Yani bir örnek vermek için söylüyorum; ekonomi ile edebiyat ya da kitap servislerine aynı olanakları sağlamak gerekiyor.
Dördüncü koşul ise; yazı işlerinin üst yapı kadrosunda, haberleri anında kavrayıp olayın içindeyken işleyebilen gazetecilerle, daha mesafeli kalıp yorum yapmaya dönük gazeteciler arasında bir denge kurmak sorunu. Son olarak da şunu ekleyebilirim: Biz "Le Monde" olarak sütunlarımızda dışarıdan kişilere geniş biçimde yer açmaya özen gösteriyoruz. İşbaşına geldiğimden beri bu politikaya ağırlık veriyorum. Sanırım böylelikle "Le Monde", Fransa'nın bugünkü entelektüel tartışmalarını daha iyi yansıtıyor.
Gazetede şimdi olduğundan daha çok "Avrupalı" imza görmek istiyorum ve "Le Monde"un eski Yazı İşleri Müdürü Daniel Vernet'ye, gazetenin Avrupa sorunlarını ele alış biçimine yeni bir bakış getirilmesi konusunda "özel bir misyon" yükledim. Bu tabii ki Le Monde şimdiye değin Avrupa'dan yeterince söz etmedi anlamına gelmiyor. Ama bundan böyle Avrupa'dan daha çok ve daha değişik söz edecek.
Le Monde'un 80'li yıllarda geçirdiği kriz büyük ölçüde Sosyalist Parti'ye angaje olmasına bağlanır hep. Gerçekten böyle bir ilgi var mı sizce?
Hayır, iki şeyi birbirinden ayırmak gerek: 80'li yılların başında Le Monde içinde sanırım siyasal eğilim farklılıklarından kaynaklanan karşıt gruplaşmalar oluşmuştu. Bu doğru. Çok doğru. Güvenlik konusunda, Doğu-Batı ilişkilerinde, Üçüncü Dünya gibi sorunların ele alınış ve işleniş biçimlerinde fikir ayrılıkları önemli boyutlara erişmişti. Fransız toplumunda devletin oynaması gereken rol konusunda falan karşıtlıklar vardı. Bütün bunlar doğru. Ama geçen yıl, gazetenin yeni şirketleşme biçimi sırasında yazı işlerindeki farklı görüşlerin çarpışmadıkları ve nüans anlaşmazlıklarıyla sınırlı kaldığı da bir gerçek.
Söz konusu krizi şöyle de değerlendirmek mümkün: Le Monde, aslında Fransız toplumunun aynı yıllarda yaşadığı evrimin benzerini, kendi iç bünyesinde geçirdi. 80'li yıllarda toplumun tartıştığı sağ, sol ya da daha mı sağ, daha mı sol soruları, gazetenin içindeki insanlar arasında da tartışıldı. Ancak söz konusu siyasal ayrılıklardaki sert tutumlar gündemde değil artık. Geçen yılki şirketleşme sırasında, söylediğim gibi düşünce farklılıkları siyasal planda karşıtlık olarak değil, bireyler arasında görüş farkları olarak yaşandı.
Son makalelerinizden birinde, sanırım geçenlerde habersiz olarak yapılan 24 saatlik "vahşi grev"le ilgili olarak dağıtım sektörünü de elde tutan C.G.T.-Livre Sendikası'nı ağır biçimde suçladınız. Le Monde'u geçen yıllarda büyük ölçüde zarara sokan aynı sendikanın "ileri performanslı yeni makinelerde kalifiye olmayan işçileri, çalıştırmaya zorlaması oldu" diye okudum bir dergide. Doğru mu bu?
Evet, Fransız basınında sendikacılık, kendine özgü bir işleyiş gösteriyor. Bu sektörde sendikanın "iş verme" yetkisi var. İşveren gibi. Oysa Fransa'da diğer sektörlerde böyle bir sendikal yetki söz konusu değil. Türk okuyucularımıza bir de şunu açıklamak gerek:
Savaştan sonra, (II. Dünya) basının dağıtımını kolaylaştırmak için ve bu dağıtım her zaman "en güçlünün çıkarına" olmasın diye Paris basınını dağıtmak üzere bir tür kooperatif kuruldu: N.M.P.P. (Paris Basını Yeni Dağıtımcısı) ve Paris basınının dağıtımında tekelleşme sağlandı. Bu kooperatifte de "işçi yerleştirme" tekelini elinde tutan C.G.T.-Livre Sendikası söz sahibi oldu. Bu gibi yapılaşmalar zamana dayanıksız, çabuk ve kötü eskiyen bir şematik gösterir. Rekabet baskısı yoktur, etkinlik motivasyonundan uzaktır, iyi yanlarının dışında birçok zararı olan bir sistemdir.
Le Monde, çok eski bir matbaa tekniğinden olağanüstü ileri bir baskı tekniğine geçince, var olan personel zaten bir uyumsuzluk geçirdi. 1930'lu yılların pırpır pilotlarına, süpersonik uçakların kumandası verilmiş gibi oldu. Buna bir de eskimiş sendikacılık freni takılınca... Le Monde epeyce tempo düşüklüğü yaşadı.
Peki "Le Monde"a eleman alırken nasıl bir sınavdan geçiriyorsunuz adayları? Le Monde'a girebilmenin ölçütleri nedir? Sır değillerse elbet...
Sır değil tabii. Ama bu konuyla henüz hiç ilgilenmedim. Bu soruya cevap veremeyeceğim.
Çünkü şu sırada bütün enerjimi, var olan eleman sayısını azaltmak hedefine yöneltmiş durumdayım. Tabii bunu yaparken gazetenin genel kalitesini düşürmeden, yönetimini zorlaştırmadan bir operasyon gerçekleştirmek gerekiyor. Demek istediğim şu sıra eleman almaktan çok çıkarmak üstüne kafa yoruyorum.
Ben de "Le Monde"un durumunu iyileştirmek için ne gibi önlemler düşündüğünüzü soracaktım...
1985 yılından öteye "Le Monde" hızla toparlanmaya başladı zaten. Tiraj arttı, dağıtım hızlandı ve reklam gelirleri çok yükseldi. Buna bağlı olarak biraz "havai" bir bolluk psikolojisine girildi. Yeni matbaa, taşınma hazırlıkları, elektronik sayfa düzenine geçiş sırasında masrafların yeterince denetlenemediği bir proje bolluğu içinde her şeyin maliyetinde az çok artışlar kaydedildi. Şimdi yeni yönetim kurulu olarak aynı şeyleri daha az masrafla nasıl yapabiliriz, onun çarelerini arıyoruz.
Peki iç eğitimi nasıl gerçekleştiriyor Le Monde gazetesi? Elemanlarını nasıl yetiştiriyor?
Sanırım en önemli öğe, birey seçimi. Kimin hangi işe daha uygun olduğu. Servislerin kendi içlerinde eleman eğitecek olanakları var. Yazı işleri yönetimine de bütününü gözden geçirmek, düzeltmek ve yönlendirmek görevi düşüyor. Yani formasyon, insanların birbirleriyle olan ilişkileriyle gerçekleşiyor. Eski ve deneyimli gazetecilerin yenileri eğitimi biçiminde.
Peki, ceza ve ödül sisteminiz var mı? Ücret politikası nedir?
Şunu iyi anlamak gerek: Le Monde'un, tırnak içinde "sosyal Hıristiyan" bir kültürü var. Bütün redaktörler aynı çevreden geliyor demek istemiyorum. Bu çok yanlış olur. Ama hepsinin kültürü "eşitçilik" sistemine yatkın. Bu bence sorun yaratan bir yaklaşım. Bir kere ücret yelpazesini çok daraltıyor. Bütün gazetecilerin toplam ücret ortalaması piyasanın altında kalıyor. Yani pek çok gazeteci, "Le Monde"a bağlı oldukları için burada çalışıyorlar, iyi kazandıkları için değil. Buna karşılık, yakından bakıldığı zaman bazı görev dilimlerindeki gazetecilerin ise piyasanın çok üstünde ücret aldıkları ortaya çıkıyor. Yani eskiden miras kalan bir ücret geleneği var ki kendine özgü ve günün koşullarına uymuyor.
Bunu nasıl düzeltmeyi düşünüyorsunuz?
Piyasanın koşullarına daha yakın bir ücret politikası izleyerek. Bazı sorumluluklara daha az, büyük bir kesime de daha çok ücret verilecek. Fakat kısa erimde artışları yapacak olanak pek yok, daha çok törpülenmesi gerekenleri gerçekleştireceğiz.
Bir gazeteci görevini ihlal ya da ihmal ettiği zaman ne gibi ceza uygulanıyor?
Geçmişte çok az karşılaşıldı böyle bir zorunlulukla. Meslek ahlakı açısından bir suç söz konusu ise olağan müeyyideler uygulanır. Profesyonel kusur söz konusu ise Le Monde'da çok az rastlandı, ama o kişinin örneğin yükselmesi önlenebilir ya da düpedüz uzaklaştırma gündeme gelir. Ama belli bir ödül-ceza politikası yok gazetenin. Kurala bağlı değil yani.
Meslek ahlakı konusunda son yıllarda basın için daha önce pek kullanılmayan bir sözcük moda oldu deontoloji. Artık "etik"ten çok deontolojiden söz ediliyor Körfez savaşından bu yana. Savaşın basın ahlakı açısından bir değerlendirmesini yapar mısınız?
Bu sözcük savaş sırasında özellikle televizyonun yarattığı sorun dolayısıyla gündeme geldi. Romanya olayında televizyon zaten açıkça zayıflık, yetersizlik ve yanlışlık işaretleri vermişti. Timisoara örneğinde bu medyanın hızlı giden, çabuk gelişen ve duygusal yükü ağır olayların yansıtılmasında ne kadar korkunç bir zayıflığa düşebileceğini gördük. En azından Fransız televizyonu için böyle konuşabilirim. Romanya'da olup bitenleri gerçeğe aykırı bir yorumla yansıttılar. Körfez savaşı sırasında da benzeri durumlar yeniden yaşandı.
Örneğin kimi kez kaynak belirtmeden verdikleri görüntülerin savaşın olduğu bölgeyle bile ilgisi olmadığı ortaya çıktı. Sonra illaki haberin oluştuğu anı, sıcağı sıcağına yaşatacağız diye ve her ne pahasına, duygusal bir atmosfer yaratmak tutkusuyla, gerçek olup bitenle orantısız imgeler gösterildi.
Bunun sonucu durumu protesto eden sesler yükseldi ve medyaların yönlendirdiği bir toplum yapısında geliştiğimiz için gerek görsel, gerekse yazılı basın -sorunlarımız aynı olmadığı için- ayrı ayrı, yeni bir sorumluluk ve kimlik sorgulaması içine girdiler. Hızlı ve çarpıcı ölçülerde gelişen Körfez savaşı, basının deontolojik (meslek ahlakı) açıdan böyle bir tartışmaya girmesi üzerinde iyi bir bahane oldu. Tabii en sert biçimde eleştirilen televizyon. Zaten bence en sağlam eleştiriyi geliştirenler yine kendi medyalarını sorgulayan televizyoncular oldu.
Yazılarınızdan birinde Körfez savaşı için "çözümlerin en az kötüsüydü" dediniz. Savaşa yandaş mıydınız gerçekten?
"Le Monde"un düşüncesine göre... Yani iç tartışmalarla konu üstüne düşünen gazeteyi kastediyorum; olayların geliştiği koşullar... Kuveyt'in işgalinden sonra askeri bir müdahalenin en az kötü çözüm olacağını gösterdi.
Fakat savaş sırasında bu inanç gazete sütunlarında belli edilmedi pek. Yani Le Monde'un savaşın en az kötü çözüm olduğu düşüncesi gözükmüyordu diğer yazılarda...
Bunun iki nedeni var. Birincisi gazetenin resmi düşüncesi askeri müdahalenin doğruluğu olsa bile, son ana kadar Irak'ın Kuveyt'ten çekileceği umudu taşındı. İkinci neden redaktörlerin özel duyguları, yazdıkları yorum ve yazılarda özgürce ifade ediliyordu. Bir de savaş sırasında "Le Monde" sütunlarını bütün görüşlere aynı demokratik yaklaşımla açtı. Bütün tezler açıkça sergilendi.
Savaş sonrası gündeme gelen "Amerikan hegemonyası" hakkında ne düşünüyorsunuz?
Çok genel olarak sanırım bu konuda fikir ileri süren yorumcular halen olayın "fazlasıyla" içindeler. Yani kanılarının tersine, savaşın daha önce var olan dengeleri fazla bozmadığını göremeyecek kadar yakından bakıyorlar olaya. Bence büyük bir perspektif yanlışı yapılmakta ve durumun iddia edildiği gibi olmadığını belki... Bir yıla kadar göreceğiz.
Bence birbirinden ayrı iki gelişme var: Sovyetler Birliği'nin içinde bulunduğu gerçekten güç koşullardan yola çıkarak "sahneden silinişi" konusunun ısrarla altı çizildi. Fakat bu durum Körfez savaşından önce gelişmişti bu bir...
İkinci ve en önemlisi; ben görünenin tam tersine uzun erimdeki gelişmenin Amerika'nın etkinliğini azaltacak yönde olacağını düşünüyorum.
ABD'nin dünyadaki rolü uzun erimde azalacak. Uzun erimde, diyorum...
Bir an düşünün: Irak'ın Kuveyt'i bırakması için, savaş yengiyle bitmeden önce ne müthiş çabalar harcamak, ne büyük bir ittifak kurmak gerekti... Evet, savaşın büyük galibi ABD, ama o savaşa girebilmek için bu kez pek çok koşulu bir araya getirmek zorunda kaldı.
Ve kazandığı zaferin bir ABD hegemonyasını doğurmadığını, sanırım bir yıla kadar göreceğiz. Şu an Sovyetler'deki gelişmeler yüzünden böyle yanıltıcı bir noktada bulunuyoruz.
Avrupa'nın silinişine gelince: Bu da çok izafi bir durum. Yani savaştan çok önce biliniyordu ki Fransa ve İngiltere, ABD'nin yanında yer alacak, Almanya ve İtalya daha temkinli davranacak. Herhangi bir etkinlik kaybı söz konusu değil.
Son bir soru: Le Monde'daki görevinize başlamadan önce sizinle konuşmuştuk, çok coşkuluydunuz. Aynı sevinç ve heves sürüyor mu?
Elbette! Hiç eksilmeden. Müthiş tutkulu bir iş yapıyorum. Tek üzüntüm, bütün yapmak istediklerime günün saatlerinin yetmemesi. Çok severek çalışıyorum ve ilk günkü gibi coşkuluyum.
Büyük projeleriniz var mı?
Hem de çok. Ama önce "Le Monde"un ekonomik durumunu düzeltmek gerek. Bir "strateji" komitesi kurdum. İlk toplantısı bugünlerde yapılacak. Orta vadede gazete ve yan yayınlarına verilecek yeni "yön"ü tartışacağız. Başka yenilik projelerimiz de var.
"Sıkı ekonomi" politikası, "gelişmenin durdurulması" değildir ve kemerleri sıkarken alınacak önlemler, yeni projelerin yürürlüğe girmesine engel olmaz.
[Fotoğraf altyazısı: Jacques Lesourne, gazetenin Fransız toplumunun yaşadığı evrimin benzerini iç bünyesinde yaşadığını söylüyor.(Fotoğraf: Frederic Pitchal, SIPA PRESS)]
[Kutu: JACQUES LESOURNE — Jacques François Lesourne 26 Aralık 1928'de Fransa'nın "La Rochelle" kentinde doğdu. Maden iktisat mühendisi ve Fransa'nın en ünlü bilim kurumu "Politeknik Okulu"nu birincilikle bitirmiş. Geçmişteki görevleri arasında, "Uluslararası Uygulamalı Araştırma Kurumları Federasyon Başkanlığı", "Bilgisayar Araştırmaları Ulusal Birliği" başkanlığı ve Devlet İstatistik Yüksek Okulu ya da OCDE "İnterfuturs" proje yöneticiliği gibi bir başarı yelpazesi var. Halen Le Monde grubu günlük gazete ve yayımlarının genel yönetmeni olmaktan başka; "ARTS Et Metiers" devlet yüksek okulunda ekonomi ve istatistik profesörü unvanını taşıyor. "International Statistical Institute" üyesi ve "Ekonometri Kurumu" danışmanı. Bugüne değin yayımladığı on dokuz kitap arasında, "Eğitim ve Toplum" (Le Monde Yayınları, 1988), "Atlantik'ten Ural'a Komünizm Sonrası" (Robert Laffont, 1990) ve "Düzen ve Düzensizlik Ekonomisi" (Economica, 1991) gibi yapıtlar bulunuyor.]
[1. sayfa tanıtımı: PAZAR KONUĞU — JACQUES LESOURNE — Kaliteli birey, kaliteli gazete — Le Monde, dünyanın en saygın üç büyük gazetesinden biri. Le Monde'a girebilmek, gazetecilik mesleğinde güneşin merdivenlerini tırmanmaya başlamak demektir. Le Monde'un başına geçmek ise çoğunluğun başbakanlık koltuğuna tercih edeceği bir yüce makam. Le Monde gazetesi genel müdürü Jacques Lesourne, Paris muhabirimiz Mine G. Saulnier'in pazar konuğu. 12. Sayfada]

