Türkiye 'kültür yolları' merkezi
Cumhuriyet · 5 Mayıs 1991
Sayın Pulat Tacer, kırk yıldır "UNESCO"nun iyi bir şey olduğunu duyarız. Ama "UNESCO"nun uzun süredir yaşadığı krizi ve bugünkü kimliğini eksik bildiğimizi sanıyorum. Bize UNESCO nedir, ne değildir, anlatır mısınız?
Bu bilgisayara ne var, ne yok demeye benzedi, ama kısaca toparlamaya çalışayım: UNESCO; bilim, eğitim, kültür ve iletişim alanlarında işbirliği yapmak isteyen üye ülkelerin bir araya geldikleri bir forum.
Söz konusu işbirliğinin son derece geniş bir faaliyet alanı olduğu için UNESCO zamanla başka benzeri amaçlı örgütlerle aynı işi iki kez yapma, "düplikasyon" durumuna girmiş.
Şimdiki profilinde; ABD ve İngiltere, UNESCO'dan ayrılmış bulunuyorlar. Bu iki ülke bazı siyasal gerekçeler ileri sürerek ayrıldılar. Fakat benim kişisel değerlendirmeme göre UNESCO'nun evrensellikten uzaklaşması sonucunu veren bu krizin temel nedeni, uluslararası çok taraflı işbirliği sorunudur. Birleşmiş Milletler Örgütü'nün önemi, Körfez krizi ve savaşıyla artmış göründü. Körfez'de olup bitenler, uluslararası işbirliğinin siyasal bir boyutu idi. Böyle bir işbirliğini sağlık, eğitim alanlarında sağlamak, değişik ülke insanlarını birbirlerine yaklaştırmak çok önemli. Fakat bu amaçla kurulan örgütler, zamanla uluslararası birer bürokrasi çarkı haline gelip üye ülkelerden kopuk bir "yaratık", üstelik de masraflı bir devletler üstü kurum durumuna dönüşebiliyorlar. UNESCO için böyle bir tanım yapılabilir. Uluslararası bir bürokrasi yaratılmış, idari masraflar artmış, personel masrafları artmış. Bugün UNESCO'nun yılda yaklaşık bütçesi 170 milyon dolar. Bunun yüzde yetmişi personel ve idari masraflara gidiyor.
Ayrıca UNESCO bütçesinin arttırılmaması yolunda genel bir eğilim var. Eğer gerçekleşirse, enflasyon ve personel giderlerindeki olası artışlar sonucu bu kurum yalnızca kendi giderlerini karşılar duruma düşecektir. Bunun önlenmesi gerek.
Türkiye'nin UNESCO'dan bekledikleri, umarı ve çıkarları nedir?
Türkiye, başından beri UNESCO üyesi ve son derece aktif olmuş. Birkaç kez UNESCO yönetim kuruluna seçilmiş. En son yönetim kurulu üyesi Sayın Erdal İnönü idi. Sanırım görevi 1983 yılında bitti. Sayın İnönü'nün. Türkiye'nin UNESCO içinde bazı büyük projeleri bulunmakta. Bunların en başta gelenleri, İstanbul ve Göreme kampanyalarıdır.
Burada hemen belirtmek istediğim bir nokta var: Bizim kamuoyumuzda ve dünyada, konuyla yakından ilgilenmeyen kişiler UNESCO'yu bir yardım örgütü sanıyor. UNESCO bize ne verir, biz bu konuda UNESCO'dan ne yardım alabiliriz biçiminde bir kanı hâkim. Bu kanı yanlış. Çünkü UNESCO teknik bir yardım örgütü değil.
UNESCO'nun yaptığı, örneğin İstanbul ve Göreme projeleri için gereken parasal yardımı bu çeşit teknik yardım örgütlerinden sağlamak (Dünya Bankası, gönüllü ülke kaynakları vb. gibi kurumlardan sağlanır bu) ve UNESCO bünyesinde biriken bu fonu, Türk uzmanlarla UNESCO uzmanlarının saptayacağı bir plan dahilinde kullandırmaktır.
Ne yazık ki söz konusu İstanbul ve Göreme restorasyon projeleri için birkaç milyon dolar gerekiyordu; UNESCO yalnızca 100.000 dolar toplayabildi. Birçok proje için durum aynı. UNESCO, yeterli para yardımını sağlayamıyor. Bunun başlıca nedeni, UNESCO'nun kabul ettiği bu tür projelerin sayısında görülen artış. Yetmişi aşkın proje var, hiçbirine para toplanamıyor.
UNESCO'nun Türkiye açısından bir diğer önemi, dünya miras listesi denilen yeryüzündeki en önemli tarihsel yapıtların korunma listesinde yer almak.
Türkiye'nin bu listede bulunan zenginlikleri şunlar: İstanbul'un tarihsel yerleri, Pamukkale, Hatuşaş Hitit kenti, Göreme Milli Parkı ve peri bacaları, Nemrut dağı, bir de güneyde Xantus-Letoon denilen yerleşme bölgesi.
Dünyada 330-340 kadar yer, böyle UNESCO koruması altına alınmışlar. Fakat UNESCO'nun bunları koruyacak parası yok. Üye ülkelerden istiyor bu korumayı. Ancak uzman, danışma, teknik alanlarda yardımcı olabiliyor. Ancak bu listeye alınmak söz konusu doğal ve tarihsel güzelliğin korunması açısından dünyaya karşı "ahlaki" bir sorumluluk yaratmasıyla önemli.
UNESCO'nun Türkiye ile ilgili son faaliyetlerini anlatır mısınız lütfen?
Bu yıl, UNESCO'da Yunus Emre yılı kutlanıyor. Söz konusu kurumun iki yıl önceki genel kurulunda alınan bir karar gereği, bütün dünyada UNESCO milli komisyonları ve kültür bakanlıkları, ünlü Türk ozanı Yunus Emre'nin kişiliği ve eserlerini tanıtmak yönünde çaba harcayacaklar.
Konuyla ilgili olarak bu yıl 4 aralıkta UNESCO'da bir "kolokyum" yapılacak.
Bu kolokyumda bilim adamları Yunus Emre'yi konuşacaklar. 5 aralıkta ve Pompidou kültür merkezinde Fransız sanatçıları ile bir şiir günü tertipleyeceğiz. Ankara Operası Orkestrası eşliğinde bir koro, Madeleine Kilisesi'nde 5 eylülde Yunus Emre Oratoryası'nı seslendirecek. 4 eylülde ise aynı oratorya Papa'nın önünde, daha sonra da Avrupa'nın çeşitli kentlerinde çalınacak.
Yine UNESCO, Yunus Emre için bir radyo dizisi hazırlıyor. Bu program Fransızca konuşan bütün ülkelerde yayımlanacak. Bir de ilginç bir projemiz var: Yunus Emre'nin barış mesajını gençlere iletmek üzere gezici bir Yunus Emre Sergisi'ni Fransa'nın eğitim kurumları çerçevesinde dolaştıracağız.
Öte yandan Türkiye-UNESCO çerçevesinde Türkiye'nin kabul ettirmiş olduğu "kültür yolları" projesi var. Türkiye'nin kültür kimliği çok ilgi çekici, benim kanımca karma bir kültürdür. Başka bir deyişle Orta Asya'dan gelen Türk ulusunun, Anadolu'da karşılaştığı kültürden etkilenmemiş olduğu düşünülemez. O kültürleri etkilemediği de düşünülemez.
Bu sentez, Türk topraklarında hem tarih hem kültür yolları oluşturmuştur. Hititlerin geçtiği, Saint Paul'ün geçtiği yollar vardır. Türklerin Doğu Anadolu'dan gelip Batı Anadolu'da devletler kurarken geçtikleri yollar vardır... Yedi kiliseler yolu vardır: "Les 7 Eglises De L'Apocalypse" denilen, Saint Pierre geçmiştir Türkiye yollarından...
İnsanlar, başka bir ülkeye gittikleri zaman yalnız güneş ve deniz değil, o ülkenin kültürünü de görmek istiyorlar. UNESCO, Türkiye'nin bu açıdan zenginliğini kabul etmiş ve ülkemizin kültürel yollarının çizilmesini, broşürlerle tanıtımını, "kültürel kalkınmanın on yılı" projesine almıştır. Bu şu anda gerçekleşiyor. Böyle bir yaklaşım yalnızca yabancıların değil, bizim de üzerinde yaşadığımız toprakları daha iyi tanımamız açısından yararlı.
Yine UNESCO Türkiye arasında, bilimsel alanda işbirliği de var. Örneğin bir matematik dergisi çıkıyor. Ankara'da çıkıyor... Çevre sorunları, insan hakları, eğitim konusunda özellikle çok geniş bir işbirliği var. Zaten UNESCO'nun en kapsamlı faaliyet alanı eğitimdir...
Türkiye, dünya Türk kültürleri arasında bağımsız tek Türk devleti olmakla, önemli bir kültür odağıdır, diğer akraba uluslar için.
O bakımdan da UNESCO, diğer Türk uluslarına seslenmek açısından önemli bir merkezdir. Daha çok yararlanmak gerekir. Örneğin bu yönde UNESCO olarak Türkçe ve Kırgızca iki dilde bir kitap yayımlıyoruz. Cengiz Aytmatov'un bir kitabı Türkçe, Yaşar Kemal'in bir kitabı ise Kırgızca yayımlanacak.
ABD ve İngiltere UNESCO'ya dönmek için ne gibi reformlar istiyorlar bu kurumda?
ABD ve İngiltere, UNESCO'ya mümkün olduğu kadar az parayla çok iş yaptırmak istiyorlar. Aslında bütün dünya yönetimleri böyle. Bilgisayarlar çıktı ortaya. Bilgisayarlar, memurların uzun zamanda yaptıkları işleri birkaç saniyede yapıyor.
Bu iki ülke, UNESCO'daki idari masrafların ortadan kaldırılmasını istiyorlar. Memur azaltılmasını ve UNESCO'nun çağdaş bir yapıya kavuşturulmasını istiyorlar. Bir eleştiri olsun diye söylemiyorum, UNESCO bundan önceki genel müdür döneminde daha çok politize olmuştu. Şimdiki müdür İspanyol, Mr. Mayor, bir bilim adamı. İyi niyetli ve birçok çalışma yapmak istiyor, kısıtlı olanaklar dolayısıyla zorlanıyor. UNESCO örgütünde bir memur hegemonyası oluşmuş.
UNESCO memurlarını işten çıkarmak kolay değildir. İşten çıkarılma sırasında üye ülkelerin baskıları vardır. Bunlar uzun süredir yerleşmişlerdir. Bir rutin içine girmişlerdir. Şunu söylemek istiyorum ki bu rutin bazen bana iki kat yukarıdan gönderilen mektubun 15 günde gelmesi sonucunu veriyor...
Bu gibi eskiden kalan ve yaşlı bir bürokrasinin sonucu olan hastalıkları düzeltmek gerekiyor UNESCO'da. Ben gençleştirme yapılması yandaşıyım. UNESCO'nun bugün yaş ortalaması 50 ila 60 arasında bulunan erkek memurlarının oranı % 70.
Başka bir deyişle UNESCO memurları on yıl içerisinde tümüyle gençleştirilebilir. Kadın memurlar arasında üst düzey yönetici çok değil. Dolayısıyla hiyerarşi piramidi yaşa uygun. Tabii bu da kadın-erkek ayrımı yapıldığının işareti. UNESCO'ya genç, idealist ve enerjik; bilgisayarı kullanmasını bilen, işleri daha kolay, daha çabuk yapmak isteyen elemanlar getirildiği takdirde bir gençleşme ve dinamikleşme kaydedilebilir. Üye ülkelerin UNESCO'yu devam ettirme isteklerine bağlı...
Kurumun geleceği pek parlak değil galiba?
Şimdilik buzdolabına kaldırılmıştır diyebilirim; şu an için.
Biraz sizden söz edelim, isterseniz. Kaç yıldır diplomat, kaç yıldır büyükelçisiniz?
1955 yılından beri Dışişleri Bakanlığı memuru; 1981'den beri de büyükelçilik yaptım. Önce Endonezya'da büyükelçiydim, sonra Avrupa toplulukları (Brüksel) nezdinde Türkiye daimi temsilcisi, büyükelçi oldum. AT'ye tam üyelik başvurumuz benim dönemimde yapıldı. Daha sonra Ankara'da Kültür İşleri Genel Müdürü oldum, Dışişleri Bakanlığı'nda... Geçen yıl, UNESCO'ya atandım.
Meslekteki en acı ve tatlı anılarınız nerede yaşandı?
Büyükelçilik dönemimde en güzel yıllarım Endonezya'da yaşandı. Güzel bir elçilik binası inşa ettik, eşimle birlikte ve bu ülkede Türk elçilerine verilen önem, beni son derece duygulandırdı.
Türkiye-Endonezya ilişkilerinin tarihini inceledim: Kanuni Sultan Süleyman'ın ölüm yıllarında, Sumatralı sultanların Osmanlı'dan yardım istediklerini ve İkinci Selim zamanında 51 parçalık bir donanmanın Sumatra'ya gönderildiğini ve orada kaldığını öğrendim.
Sonra Sumatra'nın kuzeyinde bulunan "Buaçe" bölgesini epeyce gezdim. Beni çok etkileyen bir anımı size aktarayım...
Bir gün hiç habersiz orada bir köye gittik. Yanımda Irak elçisi de vardı, ortalıkta çocuklar oynuyordu; Arap harflerin yazılı olduğu mezarları görmeye gittik. Çocuklar da peşimizden... Benim merakım, kitaplarda okuduğum "Beytülmukaddes" sözcüğünden "Battal" adını almış bir köyü bulabilmekti. Çünkü bu köyün o Osmanlı donanmasından kalmış olanlar tarafından kurulduğunu okumuştum. Yanımıza gelen çocuklar, Endonezyalı çocuklardan değişik bir fizik gösteriyorlardı.
Bize eşlik eden çevirmen, Endonezya dilinde çocuklardan birine; "Sen Endonezyalı mısın" diye sordu. Kız "Ben Türküm" deyiverdi. "Biz," dedi, "Osmanlı'dan geliriz, babamın adı Osman'dır, biz burasını bekleriz."
Endonezya dilinde söylüyordu bunları. O an, tüylerim diken diken oldu. Daha sonra o aileyle yazıştık biz. Türkçe kitaplar, Türk bayrakları gönderdik. Atatürk'ü anlattık onlara. Atatürk'le ilgili kitaplar gönderdik. Meslek hayatımda beni en heyecanlandırıp mutlu kılan anı budur.
Ayrıca Endonezyalılar son derece cana yakın, iyi niyetli insanlar. Orada bizim binayı yapan mimarın adı, Kemal'di. Kardeşinin de İsmet'miş. Babaları kendilerine Türk devrimlerinin liderleri Kemal ve İsmet adlarını koymuş. Bu da ilgi çekici bir örnek...
Acı anılardan söz etmek istemiyorum, ama AT'deki dönemim kolay geçmedi. Çünkü Avrupa Toplulukları kendi içinde bir örgüt devlet haline gelmiş. Kendi içinde bütünleşmeye yöneldiği için sanki savunma dikenlerini dışarıya çevirmiş ve başka ülkelere çok haksız muamele yapan bir örgüt devlet. Daha doğrusu orada çalışanlar başkalarına kötü davranmayı spor haline getirmişlerdir. Bir örnek vereyim:
Bizim AT'ye çok ufak bir miktar domates salçası satmak kontenjanımız vardır. Galiba 12.500 tondur. Bu bizim salça ihracatımıza oranla çok düşük bir miktar... O sırada yalnız Yunanistan'dan alıp Doğu ülkelerine pazarladığımız salça, 25 bin ton...
Adamlar, listelerdeki bu çerez sayılacak domates kontenjanı konusunda bile zorluk çıkarıyorlardı. "Efendim," diyorlar, "Bunun yarısı salça, yarısı soyulmuş domatestir; soyulmuş domates göndermediğiniz için öteki yarısı salçayı da gönderemezsiniz!"
Şimdi bu iyi niyet değil. Aynı şekilde, serbest dolaşım konusunda bize verilmiş sözlerini de tutmadılar. Yalnız söz değil, şekli bir maddeye dayanarak aramızdaki anlaşmaya da uymadılar sayılır.
Fakat ben bunları anlayışla karşılıyorum. Çünkü uluslararası ilişkilerde birbirleriyle çelişkili görünen iki temel ilke var: Birisi "Pacta Sum Servanda." Yani bir anlaşma yapıldığı zaman, buna uyulması ilkesi. Öteki, "Rebus Sicstanti Bus". Koşullar değiştiği takdirde; anlaşmaların da değişeceği ilkesi.
Bu doğrudur. Son yıllarda Avrupa'nın koşulları değişmiş, Türkiye ve diğer ülkelerden Avrupa'ya işçi hareketleri çoğalmıştır. Bu nedenle o işçi pazarları da kendilerini savunmak isterler. Benim Brüksel'deki elçilik görevimde karşımdaki insanlarla uzlaşamadığım nokta şuydu: Ben diyordum ki bir işçi pazarı, arz ve talep pazarıdır. Siz iş talebi yapmazsanız, ben ne kadar işçiyle gelirsem geleyim, iş bulunmazsa; işsizlikten geri dönenleri görüp başkaları gelmez. Ama siz insanlara kaçak iş veriyorsunuz, kaçak işçi çalıştırıyorsunuz, o adamlar da geliyorlar...
Siz kendi sanayinizi ve tarım istihdamınızı denetleyin, arz ve talep kuralı işleyecektir. Böylece bütün Türklere onur kırıcı biçimde uyguladığınız vize rejimi de ortadan kalkacaktır. Bir Avrupa Konseyi üyesi olan Türkiye'ye uygulanan vize rejimini yalnız işçi dolaşımı ile açıklamak da mümkün değil. Bunun içinde kültürel nedenler de var. Bence bu Avrupa ile diğer ülkeler ve Türkiye arasına bir sınır koyma teşebbüsüdür, ilişkilerimiz bu açıdan yeniden gözden geçirilmelidir.
Türkiye sonuçta AT üyesi olabilecek mi?
Türkiye'nin günün birinde, herhalde 2000 yılından sonra, Avrupa'nın içinde, belki yeni bir biçimde, gerekirse yeni formüller altında entegrasyon sürecine girmesi gerçekleşecektir. Bu nasıl olur? Yeni anlaşmalar, yeni biçimler düzenlemek gerek. Aslında AT'yi oluşturan anlaşmalar da eski. Roma Antlaşması bugün zaten iki üç kez değişmiştir. Ve yeniden değiştirilecektir.
Türkiye ile ilgili Ankara Antlaşması da yeni bir biçim alabilir, Türkiye'nin lehine yapılacak olan düzeltmelerle bir entegrasyon süreci oluşturulur. Önemli olan, Avrupa ile Türkiye arasındaki Ankara Antlaşması'nın "sona erme hükmü" yoktur. Başka bir deyişle son, bizim Avrupa'ya girmemizdir. Roma anlaşmasında da sona erme hükmü yoktur. Bu, "Avrupa"yı oluşturan anlaşmaların özelliği.
Körfez savaşından sonraki yeni dünya düzenini nasıl gözlemliyorsunuz?
Bundan sonraki süreci kişisel olarak ve Doğu ülkelerindeki gelişmelerin ışığı altında, zengin ülkelerin kendilerini yoksullara karşı nasıl koruması gerekeceğinin hesaplarını yaptıkları bir dönem olarak düşünüyorum.
Doğu Avrupa'daki demokratikleşme ve liberalleşme süreci ilerledikçe, ekonomik sıkıntılar nedeniyle Doğu'dan Batı'ya insan hareketleri olması kaçınılmaz. Batı ekonomisini felç edebilir boyutlara varabilir bu.
Onun için sanıyorum önce Batı bunlara ekonomik yardım yaparak bu göçü durdurmaya çalışacak. Buna paralel olarak kendilerini koruma önlemleri de alacaklar. Bu vizeler olabilir, sınırlar olabilir...
Örneğin Avrupa kalesinden söz ediliyor. AT'nin kendi duvarlarını yükseltmesinden söz ediliyor. Bence en önemli sorunlardan biri bu. Batı Avrupa'ya olabilecek göç bir yandan Mağrip ülkelerinden, öte yandan Doğu Avrupa'dan gelecektir. Bu sorunu çözebilmek için yeni dengeler kurmak zorunda kalacaklar.
[Fotoğraf altyazısı: HEDEF AVRUPA — UNESCO Daimi Temsilcimiz Pulat Tacer, arkadaşımız Mine Saulnier'e "Türkiye bir gün mutlaka Avrupa'da yerini alacak" diyor.]
[Kutu: PULAT TACER — Pulat Tacer 1931'de İstanbul'da doğdu. 1950'de İstanbul Kabataş Erkek Lisesi'ni, 1954'te Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi ve 1955'te Dışişleri Bakanlığı'na girdi. Viyana Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nda 9 yıl görev yaptı. Üsküp, Stuttgart, Münih Başkonsolosluğu ve Endonezya Büyükelçiliği, Brüksel AT Daimi Temsilciliği'nde bulundu. Halen Paris'te UNESCO büyükelçisi olarak görevini sürdürmekte. Yabancı dil olarak Fransızca, Almanca ve İngilizce biliyor. Çeşitli çevirileri, enerji sorunları üstüne iki kitabı, sanat konulu konferansları var.]
