Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1991

'Süleymaniye'yi arıyorum'

Cumhuriyet · 18 Temmuz 1991

— Sayın Kudsi Erguner, özgeçmişinizi okumak oldukça etkileyici. Uluslararası düzeyde en tanınmış müzisyenlerimizden birisiniz. Ne zaman Avrupa'ya geldiniz ve buradaki çalışmalarınız nasıl başladı?

— 1972'de Paris'e gelişim, tümüyle bir raslantı sonucudur, diyebilirim. İsveç'te bir turnemiz olmuştu. Turne dönüşü bir ay Paris tatili yapalım derken söz konusu tatil 20 yıl kadar uzadı.

— 1980'li yıllardan beri birçok sinema ve tiyatro müziği bestelediğinizi biliyoruz. Kimlerle, ne türde çalışmalar yaptınız, anlatır mısınız?

— Değişik konularda çalıştım. Örneğin rock türünde Jean-Michel Jarre'la bir çalışmamız oldu. Fransız devriminin 200. yıldönümü için hazırlanan bir plaktı bu. Bir ney taksimim kullanıldı bu plakta. Bazı sorunlar da olmadı değil. Jean Michel Jarre ile mahkemelik olduk, telif haklarımı kabul etmediği için. Davayı ben kazandım, yeni haber aldığım için söylüyorum size de bunu.

Bunun dışında Peter Gabriel ile birlikte Martin Scorsese'in "Günaha Son Çağrı" filminin müziğini yaptık. Sonra plak oldu bu müzik, İngilizce adı "Sources" ile Peter Gabriel tarafından piyasaya sunuldu.

Bunun dışında İtalyan pop şarkıcısı Alice ile bir plak doldurdum. Bunlar pop ve rock dünyasını ilgilendiren çalışmalar. Ayrıca Pierre Boulez'le "Dialog" isimli bir parça yaptık. En son George Aperghis adlı Rum asıllı çağdaş bir opera bestecisinin yazdığı bir eseri çaldım. Bunlar, benim değişik çalışmalarım. Fakat İranlı, Arap müzisyenlerle bir araya geldim... Tunus televizyonu için tanıtıcı bir müzik yaptım.

Uzak Doğu'da Japon müziğiyle ilgili çalışmalarım oldu. Bir Hintli şarkıcıyla ünlü ozan Tagor'un şiirlerine müzik yaptık. Ayrıca film müziği bestelerim var. En önemlisi kuşkusuz Peter Brook'un "Mahabharata" adlı piyesine yaptığım müzik. Bu piyes sonradan sinemaya aktarıldı, filmin müziğine de katkıda bulundum. Marco Ferreri ile bir iki film müziği yaptık.

— Sayın Erguner, asıl mesleğiniz mimarlık. Nasıl bağdaştırıyorsunuz müzik ile mimarlığı? Ve geleneksel müzikten neler bekliyorsunuz?

— Mimarlık yapmıyorum. Kendimi tümüyle müziğe verdim artık. Geleneksel müzik ve Türkiye konusundaki düşüncelerime gelince:

Mimarlık ile geleneksel müzik arasında şöyle bir kıyaslama yapılabilir. Geleneksel mimaride bir Süleymaniye Camii, bir de Dolmabahçe Sarayı var. Size sorsalar; Osmanlı mimarisinden bir örnek vermeniz gerekse, Süleymaniye Camii'ni mi gösterirsiniz, yoksa Dolmabahçe Sarayı'nı mı?

— Herhalde Süleymaniye'yi gösteririm...

Şimdi müzikte de aynı durum var. 1800'lü yıllardan beri değişik etkilerle ortaya çıkmış bir müzik var. Bu müzik repertuar eski de olsa, çalınış biçimiyle tümüyle deforme olmuş bir müzik. Ben kendi zevk ve anlayışım çerçevesinde, "Süleymaniye"yi arayan bir müzisyenim. Ve diyorum ki bugün Türkiye'de klasik bir Türk müziği varsa, bu yalnızca son dönemlerde deforme olmuş bir müzik anlayışı olmamalıdır. Bir de tarihi bir müzik zevkinin olması gerekir. Çalışmalarımda özellikle bu yönde müzikler gerçekleştirmeye çalışıyorum.

Örneğin Türkiye'de yaptığımız son çalışmalar da bu çerçevede. Tamburi Cemil'in bütün peşrev ve saz semailerini konu alan bir plak yaptık. Nesrin Sipahi son dönem eserlerini okudu. Fakat o son dönem eserlerinde bile bestecinin kendi orijinal zevkine dönük durmaya çalıştık. Sıtkı Sezgin'e de böyle klasik bir repertuar okuttuk. Bir mevlit plağı ve bir de "oyun havaları" olarak bilinen Türk Çingan müziği repertuarı kaydettik İstanbul'da.

— Peki Sayın Erguner, sufi müziğin kısa bir tanımını yapar mısınız?

— Sufi müzik, bizim tasavvuf müziği dediğimiz tür oluyor. Tabii bu da Türkiye'de oldukça dejenere olmuş (yozlaşmış) bir konu. Yani sufilerin beğenip dinlediği bir müzik türü oluyor. Ama herhangi bir sınır yok tanımında. Tasavvufi anlamda dinlenen her müzik sufi olabilir.

Şimdi müzik çevreleri şöyle bir sınıflandırma yapıyorlar: İki tür müzik vardır, diyorlar. Dini müzik ve dini olmayan (lâdini) müzik. Oysa edebiyat ve müziğimizin 1800'lü yıllara kadarki gelişimine bakarsanız, böyle bir ayrım yapmaya imkân yok. Tasavvuf şiiri ile klasik divan edebiyatı arasında fazla bir fark yok. Aynı mecazları kullanıyorlar. İkisi de şaraptan söz ediyor. Birisi şarap deyince velinin ağzından dökülen sözleri, diğeri ise başka türlü anlaşılabilir bir şarabı konu ediyor. "Saki" dendiği zaman tasavvuf şiiri o meclisin söz ustası Piri'ni, divan şiiri içki sunucusunu anlıyor vb. Yani mecazlarda her iki edebiyatın ortak noktaları var. Bu edebiyat üstüne bestelenen her iki müzikte de aynı kavramlar var.

Onun için ben dini-lâdini müzik ayrımına katılmıyorum.

Bir de halk edebiyatı içinde gelişmiş bir tasavvuf var ki, onun en büyük ismi de Yunus Emre. Yunus'un dizeleri üstüne bestelenen müzik de tasavvufi oluyor. Gördüğünüz gibi sufi müzik çok geniş bir alan işgal ediyor. Ben bu müzik türünü, gerek klasik divan, gerekse Anadolu halk edebiyatının geleneksel müzikleştirilmiş biçemi kabul ediyorum.

Babam ve dedem, bu tasavvuf müziği sözünden çok çektiler. İlk kez 1950'li yıllarda İstanbul Radyosu'nda, dedem rahmetli neyzen Süleyman Erguner, "Erguner kardeşler" adlı grubunda, babam, amcam ve öğrencilerine tasavvuf müzik çaldırdı diye oldukça eleştirilmiş. Babam İstanbul radyoevi müdürü olduğunda, bir ramazan sırasında Yunus Emre'nin şiirlerini bir müzik grubuna okuttuğu için gericilikle suçlanmış. Hatta hakkında da dava açıldı.

Ben ilk sufi müzik plağımı, burada Fransız Devlet Radyosu hesabına yaptım. Arkadaşım Nezih Uzel ile ilahiler falan okuduk. Bu plak Fransa'da yayımlandıktan sonra, sufi müzik Türkiye'de moda oldu. TRT'miz tasavvuf müziği koroları kurdu, daha sonra Kültür Bakanlığımız da kurdu tasavvuf müziği korolarından. Fakat bu yorumlarda benim anlayışımla yine bir yozluk söz konusu. İşi özgün renginden çıkarıp şimdiki Türk insanının zevkine adapte ediyorlar (uyarlıyorlar) ki bu da yanlış bir şey.

Çünkü bir olgu müzelik ise tarihi değerine sahip olması gerek. Eğer müzelik değil de yaşayan bir olguysa, o zaman bu canlılık TRT ya da Kültür Bakanlığı korolarıyla değil, asıl halk için de yaşatarak sağlanabilir.

— Her yerde yok mu bu müzik sorunu ve kültür karmaşası?

— Şimdi bu sorun, her yerde olabilir. Örneğin Batı'da da var bir müzik kargaşası. Ama sorun, kendi tarihsel oluşumu, kendi müzik kültürünün sınırları içinde. Oysa bizde sorun yapay biçimde ortaya çıkmış. Yani olmayan bir sorunu var ettik, biz kendi kendimize. Cumhuriyet'in ilk zamanlarında, Cemal Reşit Rey'in adının çok geçtiği dönemde örneğin, deniliyordu ki bizim uygarlığımızın kaynağı eski Yunan'dır. Tıpkı Batı dünyasının olduğu gibi. Aynı kaynaktan yola çıkarak Batı ilerlemiş, biz geri kalmışız. Eğer bütün eski değerleri silip atar, Batı'nın elde ettiği müzik kültürünü devamlı yayımlarsak, devamlı dinletirsek, Türk halkı bu kültüre uyar, alışır ve aradaki uçurumu kapatırız, düşüncesi egemendi müzik politikamıza.

Ben bu düşüncenin yanlış ya da doğruluğunu tartışmıyorum. Ancak söz konusu müzik politikasından olumlu sonuç alınamadığı, açıktır. Yani Türkiye'de radyolar, resmi çevreler, uzun süre Batı müziği yayımladılar. Türk halkı bu müziğe adapte olmadı.

— Sayın Erguner, son zamanlarda caz dünyası sizinle çok ilgileniyor sanırım...

— Evet. Geçen yıl kardeşim Süleyman Erguner ile birlikte, kendisi de neyzendir, bir caz koleksiyonu için, emprovize (önceden hazırlıksız) ney çaldığımız bir plak yaptık. Bu plak Almanya'da, yılın en iyi caz plağı ödülünü aldı.

— Demek emprovizasyon olması açısından bizim müzik ile caz arasında bir ortak nokta var?

— Evet. Kuşkusuz. Son projem de zaten Jean-Marie Podovani adlı Fransız saksofoncusu ile neyli bir ikileme yapmak. Sonbaharda bu projeyi gerçekleştireceğiz.

— Kudsi Bey, neyzenlikle sigara tiryakiliğini nasıl bağdaştırıyorsunuz?

— Neyin sesinin yanık olması makbul; sigara sayesinde soluğum yanık yanık çıkıyor benim de!

[Fotoğraf altyazısı: TİYATRO VE FİLM MÜZİĞİ DE YAPTI — Kudsi Erguner, İngiliz yönetmen Peter Brook'un sahnelediği "Mahabharata" adlı oyunun yanı sıra Peter Gabriel'le birlikte Martin Scorsese'in "Günaha Son Çağrı" adlı filminin de müziğini gerçekleştirdi. Kudsi Erguner, son olarak Mehmet Ulusoy'un Paris'te Yaşar Kemal'den sahneye uyarladığı "Orta Direk"in müziğini de yaptı.]

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1Gazete kupürü 2Gazete kupürü 3