Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1991

Çıplak tenin büyülü dansı: Can Can

Cumhuriyet · 29 Temmuz 1991

PARİS — Paris, yalnızca sanat anıtları ve yapıtlarının inci gerdanlık gibi dizildiği bir başkent değil... Olgunluğun uç tadında ve çok ''görüp geçirmişliğin'' hafif bezginliğini çeken kadın gibi; ağır bir eğlence efsanesi sürüklüyor peşinde.

Kadın kahkahasıyla çınlayan, erotizm yüklü, çıplak tenli, Can Can danslı ve şampanya köpüklü Paris gecelerinden, kimler, kimler akmamış ki?

Büyülüdür Paris geceleri. Bu kentte gece eğlenceleri aslında çok çeşitli. Fakat pekçoğunun tadına varabilmek için; örneğin müzikli şiir kabareleri, tiyatro kahveleri gibileri mutlaka Fransızca anlamayı gerektiriyor.

Ama bir yüzyıldır Paris deyince akla gelen bir eğlence türü var ki yerli yabancı herkese hitap ediyor. Lido, Crazy Horse, Moulin Rouge ve Paradis Latin'in temsil ettiği: Can Can danslı, bacakların 180 derecelik pergel gibi açıldığı, popüler müzik eşliğinde bale yapılan ''müzikhol'' kültürü bu.

Çok ''turistik'' göründüğü için kimi ''entel'' yabancıların burun kıvırdığı bu eğlence yerlerini görmediyseniz, belli bir kültür kabızlığı yüzünden Paris'i Paris yapan efsanelerden birini ıskaladınız demektir.

Bu kabarelerden Paradis Latin'de bir gece, çıplak göğüslü güzel kızları, onların nefis danslarını sizin gözlerinizle seyrettik. Büyük fedakârlıklarla ve tıka basa ''kaz ciğeri'' yedik, iki şişe şampanyayı bitirmekte epey zorluk çektik.

Eğer günün birinde yolunuz Paris'e düşerse ve gecelerden bir gece ''Paradis Latin''e giderseniz, ''Cumhuriyet okuyucusu'' ve Türk olduğunuzu söyleyin. Bizden almadılar; ama sizden adam başı, yaklaşık 450.000 TL. alırlar. Buna karşılık belki sizi de bize olduğu gibi, salona girerken Mozart'ın Türk marşını çalarak karşılar orkestra.

Fransızların, parayla satın alınamayan böyle bazı incelikleri vardır.

Aslında bu tür Fransız müzikhollerinin dünyada en çok adı dolaşanı, Toulouse Lautrec'in resimleri sayesinde tanınan ''Moulin Rouge'' fakat bu kabare artık pek bir performans düşüklüğü gösteriyor. Lido ve Crazy Horse ise, tam anlamıyla Amerikalı turistleri hedef alırken iyice ''Broadway''e benzeyip, Fransız sıcaklığından uzak bir ''tek-tip show'' türü benimsemiş.

Paradis Latin, aralarında en özgün kalanı. Yemekleri nefis Fransız mutfağının en seçkin örneklerinden oluşuyor; zaten bu yüzden en pahalı ''mönü''yü sunuyor. Müşterilerinin yüzde yetmiş beşini, taşradan Paris'e ''felekten bir gece çalmaya'' gelen yerliler oluşturuyor. Özellikle yaz aylarında Fransa başkentini dolduran ve ağızlarının tadını bilen Amerikalılar da bu kabareyi daha Fransız olduğu için tercih ediyorlar. Ve elbette ihmal edilmiyorlar.

Kabarenin cana yakın değnekçisi Sergio, Amerikalı grup gelince sahneye fırlıyor ve ayağa kaldırdığı Amerikalı turistlere, ciddi ciddi milli marşlarını söyletiyor. Zavallı ABD yurttaşları, bu arada diğer masaların kıkır kıkır güldüğünün farkına bile varmıyorlar.

Kabarenin üç yılda bir değişen ''revü''sünde, Paris esprisi içinde değerlendirilen çokuluslu, çok sesli bir program olmasına dikkat ediliyor. Bizim seyrettiğimiz ''Viva Paradis'' revüsü, 1990 yılında sahneye konmuş.

Mozart'ın 200. ölüm yıldönümü nedeniyle, Amadeus'un o çok sevdiği ''popüler müzikhol'' dekoru içerisinde Forman'ın filmine selam çakan bir tablo var.

Fransız devriminin parodisini yapan ve Bonaparte döneminin çılgın olduğunca hafifmeşrep eğlenceleri, bir başka tablosunu oluşturuyor revünün.

''Orient Express'' treninin kalkışını canlandıran mizansende, biz Türklere de çağrışımlar var. Gemi Rıhtımları, Bir Müzikhol Yıldızının Doğuşu, İlk Aşk, Uzayda Buluşma, ''Viva Paradis'' adlı revünün eşsiz güzellikteki konulu danslarını oluşturuyor.

Bütün bu mizansenleri canlandıran kızlar ve erkeklerin hepsi, usta bir ressamın fırçasından çıkmışçasına kusursuz güzellikteler.

En fecisi, hepsinin kılığı çırılçıplaktan beter. Çılgın tüyler arasında göğüsler uçuşuyor. Arasından incecik bir zincirin geçtiği kalçalar; yıldızlar, payetler ve tüller arasında bir görünüp, bir kayboluyorlar.

180 derecelik pergel bacaklar, burnumuza teğet geçerek açılıyor. Yumuşak heykel görünümündeki vücutlar, başımızın üstünde havalanıyor.

Fakat fotoğraf çekilmesi kesin olarak yasak. Fotoğrafçı arkadaşım, masanın üstüne koyduğu makinesinin deklanşörüne, vizörden bakmadan ''gizlice'' basabiliyor ancak.

Bize eşlik eden basın danışmanı Bayan Simonne Blain, revüdeki yaş ortalamasının 23 olduğunu söylüyor. Sanatçılar 25 yaşında son verirlermiş dans yaşamlarına. 25'inden sonra uçulmazmış böyle havalarda.

Kabarenin sahibi ve yöneticisi Stephane Kriegel, tüm dansörlerin klasik bale eğitiminden geldiğini anlatıyor. Bale okullarından çıktıktan sonra devlet bale ve klasik bale kumpanyalarında iş bulamayanlar, müzikhollere geçerlermiş böyle.

''Paradis Latin''in en büyük özelliği, erkek (ya da erkek..) dansörlerin gösteri öncesi garson olarak servis yapmaları. Görkemli bir travesti olan 1.80'lik Julien, masamıza sahne makyajıyla hizmet ediyor ve kendisiyle yanak yanağa resim çektiriyoruz.

French Can Can ise, ''Viva Paradis'' revüsünün ''Bouquet Final'' diye anılan doruk noktası; güzelliğin ve coşkunun en üste vurduğu, seyircilerde alkışlamaktan hal kalmadığı ve hepimizin, ağzı açık ayran budalası gibi gülümsediğimiz hayranlık anı.

Kızlar ve erkekler, mutlaka beyaz giyiyorlar bu son tabloda. Eiffel'in büyülü eli değmiş çelik tavanlı, kırmızı-siyah salonun ortasında bu beyazlık, tek sözcükle muhteşem. Tüyler, danteller, French Can Can geleneğine göre fırfırlı iç çamaşırları, fistolu etekler, her şey beyaz, her şey beyaz ve o köpüklü beyazlar arasında bir görünüp bir kaybolan bacaklar, ''balkon''dan taşan göğüsler eski potinlerin sımsıkı sardığı incecik, ipincecik bilekler.

Billur gibi kadın çığlıkları, kristal kahkahalar ve bütün bunlara eşlik eden Offenbach'ın unutulmaz notaları...

[Fotoğraf altyazısı: YAŞ ORTALAMALARI 23 — Revüdeki kızların ve erkeklerin yaş ortalamaları 23. Hepsinin vücutları yumuşak bir heykel görünümünde. Kızların o incecik, ipincecik bilekli bacakları 180 derece açılıyor. Göğüsleri, bembeyaz tüyler uçuştukça ortaya çıkıyor.]

[Yan kutu] CAN CAN NEDİR? / Korkunç enerji

Can Can dansının, gösterinin ''assolisti'' oluşu yalnız bir gelenek tutkusuna bağlı değil.

''Paradis Latin''in yöneticisi (Ve kurucusunun oğlu) Stephane Kriegel'in anlattığı ve dikkatli gözlerin ayrımsadığı gibi, çok zor bir dans olması etken, şöhretine.

Korkunç bir tempo, enerji ve hız gerektiriyor, kızlar, erkekler saniyelerin değerli olduğu zaman kesitlerinde uçuyorlar, uçuruyorlar birbirlerini.

Can Can'ın geçmişi ilginç. Adını, dedikodu anlamına gelen ''cancan''dan alıyor ve ilk adımlarını ördek yürüyüşünü (Canard) andıran figürlerle atıyor. 1830-34 yılları arasındaki sokak eğlencelerinde ve açık hava balolarında koregraf Chocard'ın (ya da Chicart) yeni düzenlemesiyle dans başlıyor. Önceleri çamaşırcı kızların özelliği olan bu dans, daha sonra kabarelerin ''Fransız'' özelliği olarak tarihteki yerini alıyor.

[Yan kutu] HIZLI GECE YAŞAMI / Eiffel'in tiyatro salonu

Ünlü Fransız mimarı Gustave Eiffel'in, yurduna Eiffel Kulesi'ni armağan etmekten başka, kadın ''jartiyeri''nin mucidi olduğu anlatılır. Kesin olan bir şey varsa, o da üstadın gece yaşamında epeyce hızlı olduğu.

''Paradis Latin'' kabaresi, mimarı olarak da tarihsel bir Paris anıtı ve Gustave Eiffel'in inşa ettiği tek tiyatro salonu. Ama söz konusu kabarenin, Eiffel'den eski bir geçmişi var. 1803'lü yıllarda ''Latin Tiyatrosu'' adlı bir eğlence merkezini barındırıyor ve temelleri 1200'lü yıllarda Paris'i çeviren ünlü ''Philippe Auguste'' surlarının üstünde yükselmiş, Gustave Eiffel, bu eski tiyatronun yerine 1889 yılında; yani Eiffel Kulesi'nin bittiği yıl ve aynı çelik iskeletli malzemeyi kullanarak ''Paradis Latin''i inşa ediyor. Devrin parlak ''French Can Can'' merkezlerinden biri olan ''Paradis Latin'' 1903 yılında iflas ederek kapanıyor. Jean Kriegel, sanatla ilgisiz bir mühendis ve müteahhit. 1973 yılında, hiçbir şeye benzemeyen bu yapıyı satın alıyor. Amacı, her şeyi yıkıp apartman dikmek. Yıkım başlayınca, ortaya Eiffel'in çelik konstrüksiyonu çıkıyor, geçmişi aydınlanıyor birdenbire. Mühendis Kriegel, apartman projesinden cayıp tiyatroyu restore ediyor.

[Alt bölüm] GÖSTERİ, ŞAMPANYALAR OLUK OLUK AKARKEN BAŞLIYOR / Revünün zenci baş yıldızı ve 1.88'lik bir güzel

French Can Can'a eşlik eden geleneksel içki elbette şampanya! Ama bu şampanyalar normal yoldan açılmıyorlar. Fransızcaya deyim olarak yerleşen ''Sabrer le Champagne'', kabarede Can Can öncesinin atraksiyonu. Usta garsonlar, ellerindeki kısa kılıçlarla şampanya şişelerinin ağız kısmını bir vuruşta kesiyorlar ve o güzelim içki, kadehlere (ve yerlere) oluk oluk akarken duyuluyor Can Can dansının ilk çığlıkları, ilk notaları. Gösteri bittikten sonra, revünün baş yıldızı Ursuline Kairson ve ''showman'' Sergio masamıza geliyor, birlikte resim çektiriyor, sohbet ediyoruz.

1.90'lıkların arasında ufak tefek bir star

Ursuline Kairson, o görkemli revünün ve en kısası bir seksenlik 40 adet dansör ile dansözün arasında mini minnacık bir Amerikalı zenci. Ve revünün baş yıldızı. Herkes önünde pervane, kabare yöneticileri deli divane. Neden böyle olduğu, Ursuline sahneye çıkıp ağzını açınca anlaşılıyor. Muhteşem bir sesi var!

Çok hareket etmiyor, çevresinde dansörler uçuşurken nazlı nazlı merdivenlerden iniyor ve tatlı Amerikan aksanıyla ''Viva Paradis''nin özgün şarkısını Fransızca söylüyor, ''Porgy and Bess''ten parçalar şakıyor, Mozart'ın ''Figaro'nun Düğünü'' aryalarından örnekler sunuyor.

Yaşamı, hiç de içler acısı sayılmaz. ''Leonard Bernstein Mass''dan Andre Levasseur'e kadar bir sürü ustayla çalışmış. Hair, Jesus Christ Superstar müzikallerinde kendini göstermiş. Dokuz yıldan beri, Paradis Latin'de, ''Champagne'', ''Hello Paradis'' ve sonuncu revü ''Viva''da başrol oyuncusu.

— Neden Paris, diyoruz

— Paris'in ekmeklerine bayılıyorum. Hele ''Croissant'' ve ''Cafe Creme''lerine büsbütün vurgunum, diyor. Mesleğimi ve kişisel mutluluğumu Paris'te bütünleştirdim. Biz Amerikalılar, bir gün hep Paris'e gelmek isteriz. İstisnasız, hepimiz. İşte ben bunu gerçekleştirenlerden biriyim.

Doğa harikası bir güzellik ''dev''i

Ursuline Kairson iyi güzel de bizim aklımız 1.88 metreye bana mısın demeyen, revünün ''primadonna''sı Wilma Kolhoff'a takıldı.

Bu boyuna posuna dayanılması zor yaratığı, sahne makyajını silip blucinini çektikten sonra kabareden çıkmak üzereyken yakalıyoruz.

Yan yana durunca, ünlem işareti oluşturuyoruz. Wilma, kuzeyden gelen bir güzel. Ursuline gibi cana yakın değil. Nazik fakat hafifçe canı sıkkın yanıtlar veriyor. Ve ister istemez tepesinden bakıyor insanın.

''23 yıl önce Hollanda'da doğmuşum. Küçükken güzelliğim dillere destan, boyum ise başıma bela oldu. Bütün erkeklere yüksekten bakmanın dramını anlayabilir misiniz? İşte o mutsuzluğu yaşadım ömrümce. Sonunda, dertli fiziğimi peşimde sürüklemek yerine, önüme geçirmeye karar verdim.''

Güzel (ve çok uzun) Wilma, bu karar doğrultusunda Maria Moore adlı tanınmış bir dans öğretmeninden dersler alıyor ve Tilburg Konservatuarı'na devam ediyor.

''Konservatuarın ve klasik dansın gerekli olduğunu biliyordum. Ama bale yapmayı hiç düşünmedim. Beni bu boyla kuğunun ölümünde düşleyebilir misiniz? Başından beri müzikal hedefledim ve artık yerimi bulduğumu düşünüyorum. Sesim olsaydı, başyıldız olmayı isterdim. Ama o da boya gitmiş anlaşılan.''

Wilma, iki yıl Lido'da çalıştıktan sora bu son revü ile ''Paradis Latin''e geçmiş. Tanrı'nın, yaratırken kendinden geçip biraz uzun uzun uğraştığı bir nefaset.

''Peki 25'inden sonra ne olacak?'' diyoruz. ''Daha iki yıl var'' diye gülüyor. Paradis Latin'de, geçmiş ve gelecek unutuluyor. O gece, Paris yaşamıyor yalnızca!

[1. sayfa tanıtımı: Paris / Arka Sayfada — Çıplak tenin büyülü dansı: Can Can — Mine G. Saulnier]

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1Gazete kupürü 2