Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1991

Gazete, tam bağımsız olmalı

Cumhuriyet · 18 Ağustos 1991

[Kutu: PAZAR KONUĞU — SERGE JULY] Serge July, 27 Aralık 1942'de Paris'te doğdu. 1973 şubatında, Jean-Paul Sartre, Jean Claude Vernier ve Philippe Gavi ile birlikte Libération gazetesini kurdu. Şubat 1981'den mayıs 1981'e değin yayımını kesen Libération'un, tek yöneticisi olarak kaldı. 13 Mayıs 1981'de "Libération"u yeniden çıkardı. 1987 yılına değin, gazeteyi Antoine Griset ile birlikte yönettikten sonra, aynı yılın ocak ayında Libération'u yayımlayan SNPC kurumunun hem yazı işleri, hem de genel yayın müdürlüğünü üstlendi.

■ Sayın July, basın tüm dünyada zor bir dönemden geçiyor. Sizce bir günlük gazetenin tirajıyla kalite kimliği arasında ters orantılı bir bağlantı var mı? Örneğin iyi gazetelerin az sattığı öne sürülüyor.

Böyle bir genelleme hem doğru, hem yanlış olur. Eğer "günlük gazete" adı altında pazara sunulan tüm ürünleri aynı kefeye koyacak olursak, dediğiniz doğru. Yani spor ya da salt magazin gazeteleri "referans" organlarından fazla satabilir. Ama bence bunları birbirine karıştırmamak gerek. Kendi alanımızdan, yani "gazete" olgusuna az çok uygun haber organlarını ele alacak olursak, böyle bir ters orantıdan Fransa için söz etmek mümkün değil.

Bugün Fransa'da üç "referans" gazetesi var: 'Le Monde', 'Le Figaro' ve 'Libération.' En ciddi yayımcılık anlayışını benimsemiş Le Monde, en fazla satışı yapıyor. Her üç gazetenin de satışları fena değil ve üçü de güvenilir haber kaynağıdır. Sorunlarımız her zaman satıştan ileri gelmiyor... Ve bugün kimi düşük kaliteli gündelik yayın organlarının, ciddi büyüklerden daha geniş çaplı ekonomik sıkıntıları var.

■ Son yıllarda kimi zaman ekonomik sıkıntılar, kimi zaman uluslararası rekabete özellikle 1993 Avrupası'ndan sonra dayanabilmek ya da salt "genişleme" kaygısı, basını yabancı sermayeye doğru açıyor. Basın içinde yavaş yavaş yayılan yabancı sermayeye ilişkin görüşleriniz nelerdir?

Yabancı sermayeye karşı özel bir tavrım yok. Kendi özgün koşulları içinde incelenmesi gerek her yeni sermaye girişinin. Libération, bir patron gazetesi değil. Büyük bir bölümü gazete ile ilişkisi olmuş ya da olan kişilere ait bir hissedarlık kuruluşu. Şimdilik bizim için böyle bir dış ortaklık söz konusu değil.

Ama genelinde konuşacak olursak, bence bir gazetenin en önemli niteliği bağımsız olmasıdır. Bir yayın kurumunu dışardan bir sermaye kuruluşu, kendi yan iş ve amaçlarına dönük kullanmak için alıyorsa, bu ancak kötü olabilir. Orada sermayenin ulusal ya da yabancı olduğu fark etmez. Kurumun bağımsızlığıdır satın alınan.

Beri yanda, batmakta olan bir gazeteyi dışardan biri gelir alır belki de dört dörtlük bir yayın yapar çıkarır. Bunun tersi de olabilir. Dediğim gibi her olay, kendi özgünlüğü içinde değerlendirilmeli.

Ben şahsen, Libération'un şimdiki gibi kalması ve tam bağımsız olması için kullanıyorum enerjimi.

■ Bir yönetici olarak, gazete çalışanlarının herhangi siyasal bir parti ya da harekete fiili katılımını nasıl karşılıyorsunuz?

Libération çalışanları olarak hepimiz özgür insanlarız. İsteyen istediği parti ya da siyasal harekete katılabilir. Ancak ne gazeteci kimliğini bu harekete yansıtmaya, ne de bu harekete katılımına gazeteyi alet etmeye hakkı olduğu düşünülemez. İnsanın gazeteciliğini ceket çıkartır gibi portmantoda bırakması da çok güç olduğuna göre... Tarafsızlık gereği angajmanlara girmemekte yarar vardır.

■ Örneğin borsa uzmanı gazetecinin borsada oynaması nasıl karşılanır?

Libération'da hiç böyle şey olmadı. Bazı kurumlarda olabiliyor. Etik açıdan olmamasında yarar var. Böyle bir durum, bazı önlemleri gerektirebilir. Dediğim gibi, her şeyden önce bir etik sorunudur.

■ Libération için Körfez krizi ve savaşının basına savurduğu darbeyi en kolay atlatan gazete deniyor. Nasıl atlattınız bu krizi ve ileriye dönük projeleriniz var mı?

En kolay biz mi atlatıyoruz bilmiyorum ama, Libération da kötü etkilendi Körfez'den. Reklamlarda %12 ile 15 arası bir kayba uğradık. Bu yüzdelerin göreceli hafifliği bizim çok fazla reklama bağlı olmamızdan ileri geliyor. İlan gelirimizin büyük dilimi, küçük ilanlardır. Bunlar krizden fazla etkilenmedi. İlk bocalamayı, biliyorsunuz hızla fiyat arttırarak (50 santim yaklaşık 380 TL) kapatmaya çalıştık. (Libération'un satış fiyatı 5.5 F = 4.200 TL)

■ Satışlarınız nasıl arttı peki?

İlk günler %50, %30 artış oldu. Sonra yavaş yavaş %20'ye oturdu tiraj artışı. Şimdi normale döndük.

Geleceğe ilişkin projelerimize gelince, epeyce yüklüyüz.

Her şeyden önce, bu yaz sonuna doğru bir hafta sonu ekleri dizisi lanse ediyoruz. Yan yayınlara, özel sayılara ağırlık veriyoruz. Fakat hafta sonu eki düzenli olacak. Ve amacımız düzenli eklerin sayısını yavaş yavaş hafta içine doğru yayarak sayılarını çoğaltmak.

Bu yöntemi gazetenin promosyon modeli olarak benimsedik. Aynı kapsamda, uzun süredir Europe 1 Radyosu ile ortak çalışmalar yapmaktayız. İki kurumun logosu altında çeşitli konularda ve uzmanlarla, düzenli aralıklarla canlı yayın tartışmaları düzenliyoruz. Çok ilgi topladı bu tartışmalar. "Basın Kulübü" işte bu. Fakat ileri dönük son çalışmamız, gazete ekleri üstüne.

■ Satış tavanı olarak hangi sayıya ulaşmayı düşünüyorsunuz?

Libération olarak, stratejimizde önemli bir faktör rol oynuyor. Libération'un as özelliği, "haberlere bağımlı" bir yapısı olması. Büyük olaylar; Körfez savaşı, Bayan Thatcher'ın istifası ya da bir borsa, hatta önemli bir spor olayı, Libération'un satışını müthiş arttırabiliyor.

Sık sık, bir günde tirajı ikiye katladığımız oluyor. Örneğin Serge Gainsbourg'un ölümünden sonra yayımladığımız "vasiyet" sayısında olduğu gibi.

Bazen tam yüzde yüz artış kaydedilmese bile, %30, %50 artışlarla sık sık karşılaşan bir gazete Libération. Bununla, satışı elastik bir çizelge içerisinde gelişiyor demek istiyorum.

Demek ki, diye düşünüyoruz bu çizelgeye bakarak, Libération'un her zaman kullanılmayan 100.000 okuyuculuk bir potansiyeli var. Kurum olarak ana strateji, işte bu artı yüz bini "sadık okur" haline getirebilmek. Tavanı da bu sayıdan yola çıkarak öngörmeye çalışıyoruz.

Bizim gazetede, önem derecesine göre her olay manşete çıkabilir. Bir futbol maçı bütün ön sayfayı alabilir. Artışları bu değişkenliğe borçluyuz. Fakat böyle inişli çıkışlı satışları "yönetmek" çok da kolay değil. Gazeteyi arada bir alan okuyucuyu "sürekli" hale getirmek için çaba gerekiyor. Bu yönden önemli mesafeler kaydettik, daha da ileri gitmeyi umuyoruz.

■ İzninizle biraz da dünyadan söz edelim. Sizce, uluslararası alandaki son gelişmelerin ışığında, Ortadoğu'da ve dünyada "yeni bir düzen"den söz etmek olası mı?

Tarihi, oluşmadan anlatmak mümkün değil. Ancak bazı gözlemlerde bulunabilirim. Bunlardan birincisi; bence Ortadoğu iki önemli bozgun yaşadı. İlk bozgun, Arap emperyalizminkidir. Son örneği, Saddam Hüseyin. İkinci bozgun, İslam devrimininki. Irak iç savaşında, son örneği yaşandı. Kerbela'nın yerle bir edilmesi kimseyi ayağa kaldırmadı. İran bile fazla bir tepki göstermedi. Bu iki olgu önemli.

İkinci gözlemim; son on, on beş yıldır tüm ülkeler, tüm kıtalar, kültür farklarına rağmen demokrasi devriminden etkilendiler. Asya'nın değişik kültürüne bile bulaştı demokrasi salgını. Ortadoğu'nun bunun dışında kalacağına ihtimal vermiyorum. Kalması için bir neden yok.

■ Peki bütün bu çerçeve içinde Türkiye'yi nereye yerleştiriyorsunuz? İslam, insan hakları ve laiklik arasında dengeler kurmaya çalışan Türkiye'yi siz nasıl tanıyorsunuz? Ortadoğu'daki yeri nedir sizce?

Önce itiraf etmeliyim ki, Türkiye'ye hiç gitmedim. Bildiklerim teorik düzeyde yani. Bunu ne olur ne olmaz diye düşebileceğim yanılgılar konusunda başından belirtiyorum.

Yakındoğu'da iki laik devlet vardı: Türkiye ve Irak. Savaştan öncesine kadar Irak'ta İslamiyet'e atıfta bulunmak, savaşla birlikte başladı. Arap ve İslam dünyasındaki kamuoyunu harekete geçirmek için referans olarak kullanılmaya başlandı. Şimdi tek laik ülke Türkiye kaldı. Sanırım bölgede değişen dengeler Türkiye'yi bölge içinde yeniden önemli bir konuma oturttu. Bu krizden önce Türkiye, Ortadoğu'dan dışlanmış gibi duruyordu. Avrupa'ya da dahil edilmiyordu. Oysa şimdi yeniden Avrupa'nın kanadı, kapısı olarak tanındı. Ortadoğu ülkeleri için de çok dikkat edilmesi gereken "merci" haline geldi. Bir kez daha...

■ Peki önce bölge, genelde de dünyada kendini göstermeye başlayan Amerikan hegemonyası için ne düşünüyorsunuz? Örneğin aynı soruyu Le Monde yöneticisi Bay Lesourne'a sordum. O, bu hegemonyanın sanıldığı gibi uzun erimli ve etkili olmadığını, ilerde bunun daha iyi anlaşılacağını öne sürdü.

Ben de böyle bir hegemonya kurabileceğini sanmıyorum ABD'nin. Bu Körfez krizi ve savaşı, bence olağanüstü bir rastlantı zinciriyle vücut buldu. Bilinen formüllerin dışında, atipik bir yapı içinde gelişti. Koşulları istisnaiydi. Savaş olabilsin diye, Suudi Arabistan gibi bir Arap ülkesine ABD'den, Avrupa'daki Amerikan kuvvetlerinden, 20 küsur ülkeden 700 bin kişi toplandı, Yakındoğu'da "özel" bir krizin patlaması gerekti. İslamiyet'in görece bir dayanışma çöküntüsüne girmesi, İran'ın daha önceki bir savaştan zayıflamış olması gibi bir çok faktör bir araya geldi. Bu koşulların yarın tekrarlanabilmesi çok zor. Bu savaşın özel koşulları vardı ve sonuçları Amerikan hegemonyası falan doğuramaz.

Bir kez, ABD bence zayıflama sürecine girmiş bir ülke. Bu zayıflık elbette SSCB'nin uğradığı çöküntü türünde bir zayıflık değil. Raymond Aaron, "imparatorluk" tanımını kullanır ABD için. Bugün görece bir imparatorluktan söz edebiliriz, çünkü ABD bu savaşın masrafını her şeyden önce, yalnız başına kaldırmaktan acizdi. Savaş sırasında Amerikan Kongresi silahlanma bütçesini daraltmayı sürdürüyordu.

Amerikalılar, bölgeyi mümkün olduğunca çabuk terk edecekler. Kalmaya ve yeni askeri müdahalelere hiç niyetleri yok. İşte böyle bir tezim var benim. Değişik bir tez, fakat gazetede de bu tezi savundum: "Pax Americana" diye bir şey yok, barış bile yok. Varsa da, Amerikan değil. Tek olağanüstü kayıt, Kürtlere değin, "Pax Americana"dan söz edilemeyeceğinin en iyi örneği, Kürtler dolayısıyla olup bitenler. Sanılanın aksine, ABD, Kürtlere ilişkin "meşru" bir ayrıcalıktan özenle kaçındı. Bugünkü Kürt koruma bölgeleri Avrupa'nın zorlamasıyla gerçekleştirildi.

■ Kürtler için korumalı bölgeler hakkında da ne düşünüyorsunuz? Sizce iyi bir çözüm oldu mu bu? İlerde bu bölgelerden yola çıkarak Kürtlere özerklik verilebilir mi?

Bu savaşın garip bir sonucu da, Kürt boyutu oldu. Savaş öncesi bir baş ağrısı vardı: Filistin. Şimdi iki baş ağrısı, iki Filistin var. Üstelik Saddam Hüseyin de yerli yerinde duruyor. "Que la vie est compliquée!" (Hayat ne kadar karışık!))

Korumalı bölgelere gelince... Batı vicdanı açısından dayanılmaz bir durum vardı ortada. Bir savaş yapıldı. O savaşın sonunda devletler hukukunun, insanlık hukukundan daha önemli olduğu anlaşıldı. Türkiye ve İran elbette iki milyon kişiyi kabul edemezlerdi. Beri yandan Irak'ın bütünlüğünü korumak gerekti. Alelacele bu çözüm bulundu. Bir soykırımı önlemek için. Ama bu bölgeler bir kez yaratıldıktan sonra sonuçları nereye dayanır, şimdilik öngörmek güç.

■ Son bir sorum var size Sayın Serge July. Biz sizi bundan 20 yıl önce tanıdık. O zaman başarılı bir devrimciydiniz. Şimdi başarılı bir yönetici ve gazeteci. 68 ruhundan ne kaldı geriye? Toplumda ve sizde ne izler bıraktı 68?

(Konuğumuz bu soruya epeyce düşünüp gülümsüyor): En önce, "Libération" kaldı demek geçiyor içimden. Bu da az şey değil... Bildiğiniz gibi, 68'lidir bizim gazete.

Sanırım 68, Fransız toplumunun çehresini değiştiren bir dönüm noktasıdır. 68 öncesi Fransız toplumu, epeyce ilkel birikimleri olan bir toplumdu. Taşralıydı... Çok sanayileşmiş, ama taşralı kalmıştı. Bu iki nitelik arasında bir kısa devre (elektrikteki gibi) oldu. Tutucuydu toplum. Geniş genelinde tutucuydu. Kitaplar edep sansürüne tabi tutulur, filmler budanırdı. 68 gençliği inanılmaz cesarette bir şok yaparak, taşra kafasını sanayi toplumuna uygun "entelektüel" düzeye doğru bir değişime soktu. İşte budur 68'in kalıtı: Entelektüel devrim. Toplumu çağdaşlaştırdı, yeniledi 68 hareketi.

■ 68 günlerine ait bir özlem var mı içinizde?

Hayır. Hiçbir nostalji içinde değilim. Zamanımla birlikte yaşıyorum. Geçmişten geleceğe, dolu dolu.

[Fotoğraf altyazısı: Serge July Libération'un da Körfez savaşından olumsuz etkilendiğini, reklam gelirlerinin % 15 civarında düşmesine rağmen, esas olarak küçük ilanlar aldıkları için kayıplarının daha da büyümediğini söylüyor. (Fotoğraf: İBRAHİM ÖĞRETMEN)]

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1Gazete kupürü 2