2000'li yıllarda Avrupa'nın merkeziyiz
Cumhuriyet · 22 Eylül 1991
[Kutu: PAZAR KONUĞU — TANŞUĞ BLEDA]
Tanşuğ Bleda 1934 yılında Ankara'da doğdu. Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdikten sonra 1957-61 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı Ekonomi Dairesi'nde görev yaptı. İlk yurtdışı görevi, 1961-66 yılları arasında birinci sekreter olarak Paris Büyükelçiliği'ndeydi. Daha sonra, sırasıyla Tirana, Roma ve Bonn'da diplomat olarak bulundu. 1978'den 1980'e değin Uluslararası Ekonomik İlişkiler Dairesi Başkanı görevini yürüten Bleda, ilk kez 1985-88'de, Paris'te, OECD nezdinde Türkiye Büyükelçiliği yaptı.
1989-88'de, Paris'te, OECD nezdinde Türkiye Daimi Temsilcisiydi. 1988'den 1991'e kadar, Dışişleri Bakanlığı'nda Ekonomik İşlerden Sorumlu Müsteşar Yardımcılığı yapan Bleda, geçen mayıs ayında, Fransa'nın Türkiye Büyükelçiliği'ne atandı.
■ Fransa'da uzun yıllar bulunmuş bir diplomatımız olarak sizce söz konusu ülkenin Türkiye'ye dünkü ve bugünkü bakış açıları arasında fark var mı? Bu ülkenin eskiden Türkiye'ye verdiği önem neydi, bugün nasıl? Bir değerlendirme yapar mısınız?
Türkiye ile Fransa arasındaki ilişkilerin başlangıç noktası, bir bakıma, bundan bin yıl öncesine dayanıyor. Bizans İmparatorluğu'nun yıkılmasından doğan boşluğu doldurmak isteyen Franklarla Türklerin karşı karşıya gelmesi, iki toplumun tanışmasına vesile oluşturmuş. Siyasal ilişkilere gelince, bunun da yaklaşık 450 yıllık bir geçmişi var. Kuşkusuz inişli çıkışlı dönemler yaşamış, ama her iki ülkeyi bağlayan öğeler, ayıran öğelerden fazla olmuş her zaman. Bu açıdan bakıldığında, İstiklal Savaşı'ndan sonra kurulan Anadolu hükümetini ilk tanıyan yabancı devletin Fransa oluşu, bir rastlantı değildir.
Bundan öteye gelişen ikili ilişkilerde, 1980'li yıllara denk gelen bir durgunlaşmaya tanık oluyoruz. Ama bu durgunluk dönemi kısa sürmüş ve 1984'ten beri ilişkiler giderek gelişen bir seyir izlemiştir.
Son yıllarda dünyamızın tanık olduğu köklü değişiklikler, Fransa ile Türkiye arasında çok daha yakın, sıcak ve sıkı ilişkiler kurulmasını gerektiriyor. Dolayısıyla önümüzdeki yıllarda Türkiye ile Fransa, hatta genelde Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkiler düne oranla çok daha yoğun bir nitelik kazanacaktır diyebiliriz.
■ Sayın Bleda, Kürt ve Ermeni sorunlarının Türkiye ile Fransa arasındaki ilişkileri hangi ölçüde etkilediğini düşünüyorsunuz?
Biz, ikili ilişkilerimizde; bu ilişkilere yabancı öğelerin herhangi bir etkisi olmaması gerektiğini düşündük hep. Nitekim bu etkilerden uzak kalmış bir ilişkiler demetinde daima bir ilerleme sağlandı. Bunu yalnız Fransa için değil, genelde söylüyorum. Bazılarınca sorun olarak nitelendirilen konular, demin sözünü ettiğim 80'li yılların durgunluğunda rol oynamış olabilir. Söz konusu yıllarda bazı Fransız yöneticilerinin tutumu örnek verilebilir bu etkilere. Ancak bütün bunlar çok kısa süre devam etmiş ve ikili ilişkiler yabancı öğelerden arındırılarak tekrar gelişme noktasına getirilebilmiştir.
Bundan böyle de ilişkilerin kendine özgü nitelikleriyle yürütülmesi ve şu ya da bu biçimde yabancı öğeler tarafından etkilenmemesi gerekitğine inanıyorum.
■ Peki, Kıbrıs sorunu bir engel oluşturuyor mu? Genelde Türkiye'nin AT'ye girişi sizce niçin geciktiriliyor ya da zorlaştırılıyor? Kaçak işçi, Kürt, Ermeni ve Kıbrıs sorunlarının oranı nedir bu zorlukta? Bir de aynı kapsamda şu soruyu da değerlendirmekte yarar var: Türkiye'nin nüfus artışı, ülkemiz yöneticileri tarafından Avrupa'ya dahil edilmemizde sanki bir avantajmış gibi gösterilmekte. Sizce nüfus çoğalması bu konuda bir yararlılık mı sağlar, yoksa zararlı mıdır?
İsterseniz önce sonuncu sorudan başlayalım. Nüfusumuzun artışı bazılarınca Türkiye'nin AT'ye girişine bir engel gösterilmek isteniyor. Oysa ben kişisel olarak böyle düşünmüyorum. Bugün Avrupa yaşlanan bir nüfusa sahip. Yapılan bütün öngörüler 2000'li yıllarda AT ülkelerinde yine bir işgücü açığı olacağını gösteriyor. Buna karşılık Türkiye, bütün boyutlarıyla düşünüldüğünde, bugünkü nüfusumuzun çok daha fazlasını besleyecek, barındıracak ve eğitebilecek olanaklara sahip. Dolayısıyla, yüzyıl sonunda erişeceğimiz söylenen 60-70 milyonluk bir Türkiye'nin Avrupa için tutucu değil, itici bir güç olacağı kanısındayım. Bugünkü Türkiye nüfusunun yaklaşık % 40'ı on beş yaşın altında. Dinamik, eğitilmiş bu nüfusun, Avrupa'nın gelişmesine her açıdan katkıda bulunması söz konusu olabilir.
Türkiye'nin AT'ye başvurusu, kuşkusuz değişik faktörlerin etkisiyle yapılmıştır. Bunun tarihi, siyasal ve ekonomik nedenleri tartışıldı, biliniyor. Bence bu başvuru, basit bir entegrasyon (uyum sağlama) olayını aşıyor. Hepimiz, son günlerde komünizmin nasıl silindiğine tanık olduk. Bugün artık, kapitalizm ile komünizm arasında mücadele, kapitalizmin üstünlüğüyle sona ermiş bulunuyor. Söz konusu mücadeleyi, kalan ideolojiler çerçevesinde sürdürmek isteyenler var. Birtakım yapay bölünmeler yapılıyor. Barbarlar ve uygarlar diye bir bölünme yapanlar da var.
Fransa'da çıkan bir kitapta gördük. Pratikte bir başka bölünme din esas alınarak yapılmak isteniyor. Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında bir farklılık vurgulanıyor. Bu tür bölünmelerin tarihte nelere mal olduğunu gördük. Kendisiyle dolu, etnosantrik bir Avrupa'nın ne kadar zararlı olduğu, 1900'den beri gelişmeler izlendiğinde kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bir yanda iyiler, diğer yanda kötüler yaklaşımı dünyayı felakete götüren bir yaklaşımdır.
Oysa bütün bunları ortadan kaldıracak bir fırsat var Avrupa'nın elinde. O da laik ve Müslüman bir Türkiye'yi kendi bünyesine kabul etmek. Laik, demokratik ve pazar ekonomisini benimsemiş bir ülkenin, kökeninde İslamiyet de olsa, Batı değerleriyle karıldığını göstermesi mümkün. Dolayısıyla Türkiye'nin AT üyeliği belki salt bir ekonomik entegrasyon ya da Avrupa bütünleşmesine katkıdan önce, evrensel bir boyut taşıyor. Ve dünyanın iki ayrı uygarlığının birikimini, sentezini sağlayacak boyutta bir olgu. Bunun, diğer Müslüman ülkelere bir model olacağı da belli.
İşte bütün bu nedenlerden ötürü Avrupa'nın Türkiye üyeliğini şu ya da bu biçimde artık geciktirmemesi gerektiğini düşünüyoruz. Aslında bir gecikmeden söz edilmeyebilir. Prosedür olağan temposu içinde sürüyor. Ancak, hazırlık çalışmaları aşamasında işbirliği paketinin uygulamaya konulmasında bir tıkanıklık var. Bu tıkanıklıkta, Yunanistan'ın vetosu gecikmeye yol açıyor.
Ancak, Doğu Avrupa'daki yeni gelişmelerin Türkiye'nin AT'ye giriş prosedürünü hangi açıdan ve nasıl etkileyeceğini şimdiden öngörmek mümkün değil. AT'de belki daha değişik bir yaklaşım gelişebilir. Bu yeni düşünce mekanizması bizim topluluğa başvurumuzu etkiler mi? Biz etkilememesi gerektiği görüşündeyiz, ama tabii gelişmelerin tartışılması, berraklaşması zaman alacaktır.
Türkiye'nin AT ile ilişkilerini bazı ülkeler, yapay olarak Kıbrıs ile koşutladılar. Dublin'de (İrlanda) oluşan söz konusu yaklaşım, AT'nin tutumu biçimine girer gibi oldu. Fakat bunun ne kadar yanlış olduğunu Avrupa ülkeleri de bugün görmüş durumdalar. Kıbrıs konusu olsun, Yunanistan'la ilgili diğer ikili konular olsun hiçbir biçimde Türkiye'nin AT'ye giriş sürecinin kesilmemesi, etkilenmemesi gerek. Kıbrıs ve Yunanistan'la ilişkiler konusunda, Yunanistan'ın AT'ye giriş sırasında bu katılımın Türkiye-AT ilişkilerini etkilemeyeceği yolunda Avrupa Konseyi ve Komisyonu'nun yüklendiği belli taahhütler var. Bu taahhütlere uyulması, zaten Türkiye-AT ilişkilerinin yabancı öğelerden arındırılması ve sözünü ettiğimiz sorunların AT'ye giriş sürecine etkin olmaması gerekiyor.
■ Sayın Bleda, Fransa'da yayımlanan "Lettre Diplomatique" adlı dergiye verdiğiniz demeçte, Avrupa'daki ekonomik merkezin güneye kaydığını, dolayısıyla Türkiye'nin 21. yüzyılda Avrupa'nın en gelişmiş on devletinden biri olacağını öne sürüyorsunuz. Sözünü ettiğiniz Avrupa, Doğu Avrupa'yı da içine alıyor mu ve Türkiye'nin ilk ona gireceğini neye dayanarak söylüyorsunuz?
Bu iddiam, bundan önce görev yaptığım OECD kurumunda, bazı Japon iktisatçılarıyla yaptığımız bir konuşmaya dayanıyor. İsviçreli bir uzman, konuşma sırasında Japon yetkiliye, "Avrupa'nın merkezi neresi" diye sordu. Japon, "Bugün için soruyorsanız herhalde Frankfurt civarında, Orta Avrupa'da. Ama yarın kuşkusuz daha güneyde, İspanya, Portekiz, Türkiye çizgisinde olacaktır" yanıtını verdi. Bu yanıtta büyük bir gerçek payı var. Kuzey ülkeleri, yıllar öncesine dayanan bir endüstri devrimi yaşamışlar. Nispeten eski teknolojiler kullanan bir endüstrileri var. Buna karşılık güney ülkelerinde modern teknolojiye hızla geçen çok daha dinamik bir endüstri kuruluyor. İtalya'ya, İspanya'ya, Türkiye'ye bakarsanız bunu görüyorsunuz. Var olan açık kapandığı gibi çok daha ileri gidilen noktalar da var.
2000 küsurlu yıllarda, bugün gelişmelerini AT yardımlarıyla sürdüren Yunanistan, Portekiz gibi ülkeleri geride bırakacağımızı düşünmek güç değil. Türkiye son yıllarda on kat artırdığı ihracatı, hızla endüstrileşmesi ve GAP tamamlandıktan sonra gerçekleşecek tarım aşamasıyla parlak bir gelecek vaat ediyor.
■ Dünyadaki gelişmelerin ışığında, bundan sonraki uluslararası dengelerin ne olabileceğine değin bir öngörüde bulunabilir misiniz?
Şu anda bir öngörüde bulunmak zor. Biliyorsunuz Körfez savaşından sonra dünyada 'yeni bir düzen'den söz ediliyordu. Bir düzensizlik öngören yorumcular da vardı. Bence olaylar, ikinci gruba hak verdi. Çünkü, bakacak olursak son derece bulanık ve belirsiz bir ortamdayız. ABD, bugüne değin daima kendisine bir rakip bularak politikasını sürdürmüş ve bu rakibin hareketlerine dayanarak kendi stratejisini kurmuştur. Bugün bu rakip yok. Acaba rakipsiz bir Amerika'nın politikası, uygulamaları ne olabilir diye bir soru işareti var dünya kamuoyunda. Öte yandan, Avrupa'da da bir dizi belirsizlik var. Kendisini on ikiler biçiminde dizayn etmiş bir Avrupa, birdenbire 24'lü, 25'li, belki de daha fazla sayıda bir Avrupa biçiminde varsayılınca, ne olacak, o da belirsiz.
Bunun sonucunda bazı uzmanların ileri sürdüğü gibi değişken geometrili bir Avrupa mı doğar, yoksa bazılarının halka kuramları; ikinci halka, üçüncü halka diye katmanlara ayrılan bir Avrupa mı karşımıza çıkar, öngörülemez. Bir Avrupa Konfederasyonu fikri var, Gorbaçov'un artık anlamını yitirmiş gibi görünen ama yeniden gündeme gelebilecek 'Ortak Avrupa Evi' fikri var, bütün bunlar nereye gider, nasıl gelişir?.. Tam bir oluşum içindeyiz. Öte yandan Ortadoğu'nun değişen dengelerinde bir belirsizlik görüyoruz. Uzakdoğu'da ne olabilir? Sorular ve sorunlar çok geniş bir yelpazede.
Edgar Morin'in bir sözünü anımsıyorum. Türkiye'yi ismen vermiyor, ama söyledikleri ülkemize çok uygun. Öyle bir bölgedeyiz ki Türkiye'yi her bakımdan bir zelzele kuşağına benzetmek olası. Birbirine karşıt çeşitli güçler Türkiye'nin bulunduğu noktada çatışıyorlar: Kuzeyle Güney, Doğuyla Batı, Hıristiyanlıkla İslam, laiklikle din, çağdaşlık ve köktencilik burada karşılaşıyorlar. Bu güçlerin birbiriyle çatıştığı bölgede, bir büyük istikrar alanı Türkiye.
■ Fransa ile Türkiye'nin diplomasi tarihinden biraz söz edebilir misiniz?
Fransa ile Türkiye arasındaki ilginç bir dönem ve herhalde araştırmacıların üstüne eğilmesi gereken dönem, diplomatik tarihimizde Osmanlı büyükelçiliği ile Anadolu temsilciliğinin birlikte olduğu zamanlardır. Bu yalnız burası için geçerli değil tabii diğer ülkelerde de böyle bir birliktelik söz konusu olmuş. Paris'teki olayın bilinmesinin nedeni, o günleri yaşayan çok az sayıda kişiden ve sonradan Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği'nde çalışan Mösyö Leon Mandil'in anılarını dinlemek şansına erişmiş olmamız.
Anadolu temsilcisi Ferit Tek Paris'e geldiğinde, son Osmanlı Maslahatgüzarı Nabi Bey burada bulunuyordu. Ferit Tek, verilen görev şeması içinde, İstiklal Savaşı'nın haklılığını ve Anadolu hükümetinin meşruiyetini kanıtlamak kavgasını vermekteydi. Ve tabii bunu yapabilmesi için akşamları davetler veriyor, insanları çağırıyordu. Fakat o zamanın olanakları içinde elinde ne tabak vardı ne çanak ne de iskemle, koltuk. Kendisine bu konuda en fazla yardımcı olan son Osmanlı Maslahatgüzarı Nabi Bey'di. Sabahları, Ankara hükümetine karşı afir tafir yapan Nabi Bey, Leon Mandil'in anlattığına göre akşamları Osmanlı sefaretinin arka kapısından gizlice tabak, çanak, çatal, bıçak, iskemle, koltuk gönderirmiş Anadolu temsilciliğine.
Leon Mandil, o sırada Nabi Bey'in sekreteri. Gerekli malzeme Ferit Bey'e, onun aracılığıyla ulaştırılmış ve Osmanlı malları, ertesi sabah kimse görmeden yine sefarete dönermiş. Bu olay, büyükelçiliğin arşivlerinde var. 1960'lı yıllarda benim şahsen gördüğüm tabak çanak notları ve zimmet fişleri var. Birtakım insanlar, "şu kadar tabak aldım," ertesi gün de, "şu kadar tabak iade ettim" diye kâğıtlar imzalamışlar.
Bütün bu notlardan, son Osmanlı sefaretinin, Anadolu hükümetinin başarısı için destek vermiş olduğu anlaşılıyor.
■ Sizin bir de İsmet İnönü ve Numan Efendi anınız var...
Evet, Lozan Anlaşması'nın azınlık maddesini dengelemek için bu kişilerin yanı sıra koyu Anadoluluğu temsilen bir de Numan Efendimiz vardı büyükelçilikte. Başkâhya olarak çalışıyordu, o da dört beş yıl önce öldü. Numan Efendinin özelliği, İnönü'nün yanında Kurtuluş Savaşı'na katılmış olması. Devamlı birlikte olmuş İnönü ile Birinci, İkinci İnönü, Dumlupınar, Sakarya derken İzmir'de soluğu almış. Oh demiş, ama ordan da tutamamış Paris'e atmış kendisini.
İsmet İnönü, Kennedy'nin cenazesine giderken Paris'e uğradığında, büyükelçilikte bir davet verildi. Numan, önce cesaret edemedi. Sonra davetin ortasında, İsmet İnönü yandaki salonda otururken, Numan Efendi ok gibi yerinden fırladı ve İnönü'nün önünde hazırola geçip: "Efendim, ben, bilmem kaçıncı, ordu, bilmem kaçıncı kolordu, bilmem kaçıncı tümenden... Onbaşı Numan!" deyince, İsmet İnönü'den önce bir, "rahat!" komutu geldi. Sonra kendisine özgün biçemiyle, "Ben seni tanıyorum evladım, sen şurada da değil miydin" falan diye onu bir yerde onurlandıran cümleler söyledi.
[Fotoğraf altyazısı: Tanşuğ Bleda, Türkiye-Fransa ilişkilerinin 1984'ten beri karşılıklı gelişen bir seyir izlediğini söylüyor. (Fotoğraf: İBRAHİM ÖĞRETMEN)]
[Alıntı kutusu: 2000 küsurlu yıllarda, bugün gelişmelerini AT yardımlarıyla sürdüren Yunanistan, Portekiz gibi ülkeleri geride bırakacağımızı düşünmek güç değil. Türkiye son yıllarda on kat arttırdığı ihracatı, hızla endüstrileşmesi ve GAP tamamlandıktan sonra gerçekleşecek tarım aşamasıyla parlak bir gelecek vaat ediyor.]
[Alıntı kutusu: Son yıllarda dünyamızın tanık olduğu köklü değişiklikler, Fransa ile Türkiye arasında çok daha yakın, sıcak ve sıkı ilişkiler kurulmasını gerektiriyor. Dolayısıyla önümüzdeki yıllarda Türkiye ile Fransa, hatta genelde Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkiler düne oranla çok daha yoğun bir nitelik kazanacaktır.]
