Buzdolabının üstü ilk sahnemdi...
Cumhuriyet · 20 Ekim 1991
Senem Diyici şu sıralar Türkiye'de ikinci kez, kendi dilini konuşan dinleyiciler için söyleyecek. Caz türünde sergileyeceği sanatı için tek bir sözümüz var: Nefis!
22 Ekim 1991 Salı günü İstanbul'da Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda, "Akbank 1. Uluslararası Caz Festivali"nin "Açılış Konseri"ni gerçekleştiriyor Senem Diyici ve "sextet"i...
Le Monde gazetesi Senem'den: "Bu Türk, bir Akdenizli tutkusuyla caz söylüyor" diye söz etmekte. Senem Diyici, yalnızca birkaç yıldır Fransa'da yaşıyor; sesini dinleyince beğenmemek olası değil. Fransızlar da aptal olmadıkları için, epeyce beğeniyorlar Senem'i. Senem bugünleri görebilmek için çok çalışmış, çok acı çekmiş belli. İyi konuşmasını bilmiyor Senem. Kötü niyetli biri, budalaca şeyler söyletebilir ona. Ama Senem'in önceliği konuşmak değil ki! O, işini en iyi yapmaya çalışan biri.
İstanbullular bu sezonda Senem'i Sextet grubuyla dinleme olanağı bulacaklar. Geçen yıl "Oynak" grubuyla izlemiş ve sevmişlerdi. Bu başarılı "cazcımızı" Almanya'daçıktığıturneöncesiParis'te yakaladık ve aşağıdaki röportajı yaptık kendisiyle:
- Müzik yaşamım, buzdolabının üstünde başladı sayılır. Küçücüktüm, mutfakta yemek hazırlanırken buzdolabının üstüne oturturlardı beni, şarkı söylerdim orada. Daha ciddi olarak, yedi yaşından başlayarak İstanbul Radyosu Çocuk Korosu'nda yer aldım. On dört yaşında İstanbul Konservatuvarı Devlet Klasik Türk Müziği şan bölümüne yazıldım. Doğrusu burada verilen eğitim tarzı epeyce sıktı beni. On altı yaşımda, "Fato" adını kullanarak gizlice doldurduğum kasetin varlığı ortaya çıkınca, konservatuvardan atıldım.
İstanbul'daki konserin hakkında biraz bilgi verir misin?
- İstanbul'a "Takalar" adlı repertuarla gidiyorum. Aslında eski bir çalışmam Takalar. Şimdi daha "akustik" çalışıyorum. Yani akustik kalitesi daha yüksek parçlarımın. Fakat bu yeni kaliteyi, İstanbul'da sergileyecek olgunluğa erişemedim henüz. Grup hazır değil. Dolayısıyla yine vibrafonla, eski çalışma türümle gidiyorum. Oysa, bu tür çalışma gördüm ki biraz daha burjuva bir kitleye hitap ediyor. Oysa ben halkımın yakınında olmak istiyorum, bu yüzden yeni çalışmalarımda akustik çaba var. Burjuva kitlesine bağlı kalmak hiç hoşuma gitmez doğrusu. İstanbul Konservatuvarı'ndaki klasik Türk müziği eğitiminin de burjuvaya bir hitap biçimi olduğunu gördüğüm için sevmemiştim. Folk türüne böyle yöneldim. 1970 yılında Türkiye'de Aykut Sporel'le çalıştım. 79'da Ali Kocatepe ile bir prodüksiyon yaptım. Sonra Almanya'ya bir turneye çıktık. Kırk kişilik bir ekiple, 1986 yılında bir kaset yaptık, "Anadol" adında. Fransa'da da iki yıl önce "Takalar"ı yaptık. Bu çalışma için Okay Temiz'i davet ettik. Biliyorsunuz, Takalar şiiri, Bülent Ecevit'indir. 1988 yılında plağın çıkışı onuruna, Paris Bataclan'da bir gece tertipledik. Rahşan ve Bülent Ecevit'i de davet ettik. Kendileri bir hafta konuğumuz oldular, çok güzel bir baloydu. Şimdi de İstanbul'da Chick Corea'nın çalacağı bir gecede sahneye çıkmak için gidiyoruz.
Senem, burjuvalardan falan söz ederken, bir sanatçı için biraz yıpranmış bir dil kullanmış olmuyor musun?
- Tabii. Galiba. Şimdi "entelektüel" olayları var Türkiye'de değil mi? Aslında eskisi gibi kavga çabasında değilim artık. Kendimedönük yaşıyorum.
Eskiden var mıydı bu "kavga" çabası?
- Evet, vardı. Herkesin olduğu gibi. Gençken daha cesur oluyor insan. Sonra duruluyor.
Avrupa'ya nasıl geldin, nasıl yerleştin Fransa'ya?
- 1980 yılından beri. Avrupa'da gezdim epeyce. İngiltere, İsviçre, Almanya... Sonra baktım, Fransa en güzel ülke. Güneş. İnsanlar. Burada kalmaya karar verdim. 1986'dan beri buradayım. Yerleştim, evlendim, çocuğum var. Düzenimi kurdum. Üç tane grubum var.
Bu gruplar hakkında biraz bilgi verebilir misin?
- Birisi, İstanbul'a bu yıl birlikte gittiğim "Sextet." Türkçede, "alt kafa" demek oluyor ve bu grupla caz kalıpları içinde Türk folk müziği yapıyoruz. Bu benim ilk kurduğum grup. İkinci grubumla geçen haziran ayında Gülhane Parkı'nda çaldık, çok sükse yaptık: "Oynak" diye adlandırılan kuartet oluyor bu. Bir de Duo'm var. Birlikte çalıştığımız arkadaş, Mesut Ali, Almanya'da çok tanınmış biri. Demin anlattığım gibi, yeni yaptığım müzikte caz rock ritminden kopmak istiyorum. Onun için vibrafonu bıraktık. Mesut Ali'nin icra ettiği "perküsyon"u benimsedik. Tabi bütün bunların yanısıra bateristim de var. Yaptığım müzik hep Türk ritimleri: Dokuz sekizlik, yedi sekizlik, altı sekizlik müzikler bunlar. Sextet'le yaptığımız, folk caz. Quartet çalışmalarımız ise "Dünya Müziği" adını verdiğimiz ve mistik temaları işlediğimiz açıyı oluşturuyor. Quartet grubumuz "Oynak"ta, son olarak Hindistanlı bir perküsyonistimiz var. Müthiş sükse yaptı bu grup Türkiye'de! Şimdi Sextet'le gelmemi istiyor Türkiye. Bu benim için büyük bir onur. Ama ne yazık ki, yeni biçemimle, yani akustik çalışmalarımla değil, eski çalışmamla gidiyorum. Bu iki çalışma biçemi arasındaki fark, repertuar değil. Repertuar aynı. Yalnız vibrafonun varlığı. Türk ritmi için fazla kesin çizgiler içeriyor. Yeni akustikle bu sakıncayı yok etmiştik. Ama henüz tam anlamıyla hazır değiliz ve Türkiye'ye akustikle gidemiyorum diye çok üzülüyorum.
Senem, yaşam içinde en çok istediğin üç şey nedir desem?
- Sahnede mikrofon kullanamıyorum ben. Müzik aleti çaldığım ve kendimden geçtiğim için, mikrofon öylece takılı duruyor sopasına. Kendime kask tipi başa takılan bir mikrofon almak istiyorum öncelikle. Ama çok pahalı bu küçücük şeyler, şimdilik çok pahalı. On dört bin frank falan buluyor, biliyor musun?
Kazancın nasıl Senem?
- Büyük bir evde oturuyorum. Çalışabilmem için kocaman bir stüdyo alanım var. İki telefonumuz, faksımız, çocuklar... Çok masraf var elbette. Epeyce sıkıntılı günler geçirdik. Şimdi gelmeye başlıyor artık. Hak ettim. Yaşamda her şey hak edilmeli. Hiçbir şey istemedim hak etmediğim.
Peki ikinci beklentin ne gelecekse?
- İkinci ve en çok istediğim şey, dünyaya sesini duyurmak. Sesimi herkes tanısın, mesajımı alsınlar istiyorum. Başka bir beklentim yok yaşamdan.
Mesajın nedir, birkaç sözcükle anlatır mısın?
- Çok basit. Barış istiyorum ben. Yunus Emre'nin söylediklerine inanıyorum. Yeşili seviyorum, toprakla oynamaya bayılıyorum.
Toprakla oynuyor musun sık sık?
- Elbette. Bak ellerime! Müzisyen eli gibi değildirler. Bahçıvan ellerine benzerler. Biraz boş zamanım olsa, toprağa bir şeyler ekleyeceğim, toprakta bir şeyler yetiştirmeye koşarım ben! ◄
[Fotoğraf altyazısı: İstanbul'da, Akbank 1. Uluslararası Caz Festivali'nin açılışı, 22 Ekim salı akşamı, Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda, Senem Diyici Sextet ile... Sanat yaşamını Paris'te sürdüren Diyici, Fransa'da basılan ilk plağı "Takalar" ile caz çevrelerinde adını duyurmayı başardı. Bu plağında, akustik caz ile Türk motiflerini ustaca birleştirmeyi başarıyor.] [Fotoğraf altyazısı: Senem Diyici ve Sextet'i: Alain Blesing (gitar), Franck Tortillier (vibrofon), Yves Rousseau (bas), Eric Seva (saksofon) ve David Pouradier-Duteil (davul).]

