Dev gibi yaşadı, sevişti, öldü
Cumhuriyet · 12 Kasım 1991
PARİS — Yves Montand'ı ayrıntılı anlatmak için birkaç cilt kitap yazmak gerekir. Ama Yves Montand, altı sözcükle de özetlenebilir. Bu altı sözcüğün üçü, birer kadın adıdır: Edith Piaf, Simone Signoret ve Marilyn Monroe. Bu kadınların çapı ve özellikleri, sevdikleri adamın insan boyutunu tüm görkemiyle sergilemeye yeter. Bir de siyasal ve sosyal Montand var ki onu da üç sözcükle özetlemek olası. Bu sözcükler, Montand'a tapan üç büyük kentin adı: Paris, Moskova ve New York. Yves Montand'ın düşünce yapısı Moskova ile New York arasında gidip gelen bir inançlar dizisinin ürünüydü. Ama bu iki dünyaya yönelik eleştirel mekanizmasını, Parisli bir aydın kişiliğin örsünde dövmüştü ünlü sanatçı.
Montand bir devdi. Bir dev gibi yaşadı, sevişti, dövüştü ve öldü. Hiçbir şeyi olağan insan boyutlarında yapmadı Montand. Oysa hiçbir şeyi hazır bulanlardan değildi. Her şeyi hak etmesi gerekti.
13 Ekim 1921 günü, İtalya'nın Toskana bölgesinde dünyaya geldi. Doğum, tam on üç saat sürdü. Gece on bire doğru doğan Yves, tam beş buçuk kilo çekiyordu. Adını Ivo koydular. Ivo Livi. Babası köylü ve komünistti. Komünistlerin kötü görüldüğü Toskana'dan, Fransa'nın Marsilya kentine göç etti yoksul Livi ailesi. Yves Montand, çocukluk günlerini hep mutlulukla anardı. 'Birbirimizi severdik ve asıl olan buydu" derdi hep. Tüm aile Fransız yurttaşlığını kabul ettiğinde, sekiz yaşındaydı küçük Ivo. Marsilya'daki Muriers çıkmazındaki evin küçük bahçesinde oynarken annesi: "Ivo monta, Ivo nonta" diye tempo tutardı şaklabanlıklarına. On sekiz yaşında, kendisine bir sahne adı bulması gerektiğinde, Ivo'yu Fransızca karşılığı olan Yves'e çevirmesi yetti.
Ama Ivo, Yves olmadan önce, on bir yaşında bir fabrikada sürücü - hamal olarak işe başladı. Boylu posluydu, yasal emekçi yaşı olan "on üç" diye yazmışlardı çalışma kâğıdına. Fabrika işçiliği iki buçuk yıl sürdü ve bir şişe kırdığı için son verildi işine. Ablasının, Marsilya'da bir berber dükkânı vardı. Montand, çırak olarak çalıştığı 'Lydia Kuaförü" döneminden, "Seks eğitimimi orada tamamladım" diye söz ederdi: "Kadın müşterilerin saçlarını yıkıyordum. Enselerine uzun uzun masaj yapardım. Ama en müthişi, yere düşen firketeleri bacaklarının arasında aramam numarasıydı. On dört yaşındaydım ve bana aldırmıyorlardı. Deli oluyordum." İkinci Dünya Savaşı, kendisini Almanya'ya "gönüllü işçi" olarak göndermek üzere arayan polislerden saklanmakla geçti. Babası, elbette ünlü direniş örgütünün "komünist" üyesi idi. Evin altındaki gizli bir bölmede, Korsika gitarını tıngırdatarak savaşın bitmesini bekliyordu Ivo. Yves olduğunda, on yedi yaşında iki ve bir metre seksen santim üstünde yükseliyordu ince erkek gövdesi. Çok, çok yakışıklıydı, kendine özgü, dayanılmaz bir karizması vardı.
Paris'e geldi. Yedek korist adayı olarak karşısına çıktığı Edith Piaf, kendinden çok genç bu adama âşık oldu. Zaten Edith genç erkekleri severdi. Fakat sevmekle yetinmedi. Ancak iyi insanların, kocaman yürekli sanatçıların yapabileceği gibi Yves Montand'ın olağanüstü sesini, yeteneğini desteklemeye karar verdi. Birlikte şarkılar söylediler. Sahne tekniğini ondan öğrendi Montand. Klipler çevirdiler ve Yves, kendine özgü bir biçem geliştirdi. Müthiş güzel dans ediyordu. Yalnızca siyah bir gömlek ve kahverengi pantolon ile çıktığı sahnede, yaptığı bir el, bir ayak hareketi, bir parmak şıklatması, dakikalar boyu dans etmiş gibi bir tempo veriyordu konserlerine.
Sonra Simone'la karşılaştı. Lamı cimi yok, buz gibi yıldırım aşkıydı. Simone o sırada yönetmen Yves Allegret ile evliydi. Bir ünlü Yves'i, daha ünlü olacak ve daha esaslı, başka bir Yves için bıraktı. Howard Hugues'ün Hollywood'a gelmesi için yaptığı çağrıyı reddedip ömrü boyunca büyük bir tutkuyla sevdiği adamın yanında, Paris'te kaldı.
Simone Signoret için Yves Montand'ın kuramcısıdır derler. Doğru olabilir, ama "yazık" olmuş da demek mümkündür. Bu konuda bence, Marcel Carne'nin yargısı inanılır ve geçerli. Yves Montand, Simone Signoret'den önce belki bir aydın profiline sahip değildi. Ama sezgisi ile bir kültür adamıydı. Hepimizin bildiği "Ölü Yapraklar' şarkısının sözlerini ünlü ozan Jacques Prevert'den alırken bu seçim o yılların şarkıcıları için alışılmış bir durum değildi ve Signoret yoktu henüz etki ufkunda. Sol düşüncelere inancı da babası ve emekçi kökenli ailesi dolayısıyla zaten vardı. Simone, Yves'in daha çok okumasını, daha çok siyasal tavır almasını ve en önemlisi, İsrail yanlısı olmasını sağladı. Birlikte, zamanın en ünlü sanatçılarıyla birlikte komünist militanlığı yaptılar. Nükleer silahlara karşı ünlü bildiriyi imzaladılar. İnsan haklarını, özgürlüğü savundular her yerde. Montand'ın komünizme duyduğu inanç, 1956 yılındaki Macar ayaklanmasının Sovyetler tarafından şiddetle bastırılışı sırasında sallandı. Fakat buna rağmen militanlığını sürdürdü ve birkaç yıl sonra çıktığı SSCB turnesinde, başta Kruşçev olmak üzere bütün Sovyet yönetimi tarafından bir kahraman gibi karşılandı. Ancak Yves Montand yaşamı boyunca yanlış ve doğrularıyla dürüst bir insandı. Ve bu SSCB turnesinde, komünizmin uygulanışı konusundaki eleştirilerini kendisine devlet başkanı muamelesi yapan en yetkili Sovyet yöneticilerinin yüzüne söylemekten çekinmedi.
1968 yılı ve Çekoslovakya'nın işgali, Montand ve arkadaşlarının genelinde komünizm, özelinde Fransız Komünist Partisiyle ilişkilerinin sonu oldu. Montand, Signoret, Jorge Semprun, Costa Gavras gibi sanatçılar, bu ideoloji ile ilişkilerini kesmekle kalmadılar, karşısında ve bütün güçleriyle tavır aldılar. Yves Montand, Lech Walesa'yı ilk tutanlardan biri oldu. Şili'deki diktatörlüğe karşı, bu ülkenin başkenti Santiago'ya kadar gidip seçim günü faşistlere oy verilmemesini hoparlörle haykıracak kadar ileri götürdü işi. Yves Montand için solcu iken sağcı oldu demek yanlıştır. Montand, kimi kez uygun olmayan sözcüklerle, kimi kez biraz megaloman bir duruş içinde, ama hep daha eşit, daha özgür, daha haklı bir düzen için savaştı.
Montand ve Marilyn
Yves Montand'ın yaşamındaki en önemli kadın Simone Signoret olmasına karşın Marilyn Monroe ile yaşadığı kısa aşk, kuşkusuz en renklisiydi. 1960 yılında "Milyarder" filminin çekimi sırasında Monroe ve Montand, birbirlerine âşık oldular. Simone Signoret, rakibinin sahası olan Amerika'da dövüşeceği yerde sevdiği adam için kendi taraftarlarının şiddetle tezahürat yaptıkları Fransa'ya döndü. Rakibesi hakkında suskundu. Yalnızca biraz daha fazla içiyordu arkadaşlarıyla. Marilyn, Yves Montand'da, kocası Arthur Miller'le konuşamadığı ortak bir dil bulmuştu. Yves, Signoret ve Paris'i Marilyn'e değişemedi. Karısına döndü. Bir süre sonra Marilyn için şunları söylüyordu:
"Marilyn'de özel bir ışık vardı. Eğer Tanrı'ya inanıyorsanız, bu ışığı yalnız Tanrı'nın yayabileceğini söyleyebilirsiniz. Öyle bir ışıktı ki bu, bulunduğu insan tarafından denetlenemiyordu."
Montand ve Carole
Simone Signoret öldükten sonra Montand'ın "dede"liği kabul edeceğini sananlar çok yanıldılar. Fransa'nın efsane şarkıcısı, önce Signoret'nin gencecik sekreteri (zavallıcık işsiz kalmıştı tabii) ile evlendi. 67 yaşında da ilk kez baba oldu. Genç karısı Carole ile birlikte, minik oğullarına âşıkların koruyucu meleğinin adını taktılar: Valentin.
Montand, yakın bir arkadaşına: "Bu yaşta baba olunur mu? Doğrusu epeyce utanıyorum. Oğlumun büyüdüğünü bile göremeyeceğim. Ama onun minik elini alınca elime, eridim yine de" demişti. Şöyle bir düşünecek olursanız, böylesine yakışıklı bir adamın, ardında bir oğul bırakmadan göçüp gitmesi gerçekten yazık olurdu. Fakat genç ve hanım hanımcık Carole'den, Montand'ın büyük aşkı olarak söz edilemez. Çünkü sanatçı, Signoret'nin ölümünden bu yana eski karısının gölgesinden kurtulamadı. Hatta, kendisini "İhanet"le suçlayan hayranlarına karşı savunmak üzere: "Ve Yaşam Sürüyor" adlı bir de kitap yazmak zorunda kaldı.
[Fotoğraf altyazısı: MARILYN'İN YAYDIĞI IŞIK — Yves Montand, Marilyn Monroe ile kısa, ancak hayatının en renkli aşkını yaşadı. Marilyn için şunları söylüyordu: "Marilyn'de özel bir ışık vardı. Eğer Tanrı'ya inanıyorsanız, bu ışığı yalnız Tanrı'nın yayabileceğini söyleyebilirsiniz. Öyle bir ışıktı ki bu, bulunduğu insan tarafından denetlenemiyordu."]


