Joan Baez ile bir Paris kahvesinde
Cumhuriyet · 26 Ocak 1992
'La Palette', biz Türkler için Paris'in en önemli kahvesi sayılır. Seine Sokağı'nın bitimindeki bu kahve, eskiden beri ressamların toplandığı, duvarları resimlerle süslü bir sanatçı kahvesi. Sevimli diyemeyeceğim, hatta hoş bir yer bile değil.
Joan Baez, Türkiye'ye gelirken, Paris'te birkaç gün durakladı. Fransız başkenti, İstanbul ile birlikte Joan'ın en sevdiği iki diyar. Zeynep Oral ile birlikte Joan Baez'i Parisli Türklere göstermeden İstanbul'a göndermek istemedik. Ve bir cumartesi günü tuttuk Joan'ı elinden, 'La Palette' kahvesine götürdük.
Joan, ayaklarında beyaz basketler, üstünde kırmızı paltosu ve lacivert beyaz atkısıyla kahveden içeri girince, ortalık karıştı. İçeride kimler yok ki!.. Ünlü seramikçimiz Alev Ebüzziya, ressam Mustafa Altıntaş ve Ömer Uluç, Ayşegül Beton, Le Monde ve Cumhuriyet çizeri Selçuk Demirel, Sinan Bıçakçı, Parisli güzel Türk kızları ve onların Joan Baez'i görmek için peşlerine takılan Fransız arkadaşları. İspanya'da Nâzım Hikmet ve Sait Faik'i basan İspanyol yayımcısı Fernando Garcia, eşi Imma ve Roland Topor'un babası ressam Abram Topor da Joan Baez'i karşılayanlar arasında. Kiminin haberi var, kimisine tam sürpriz.
Benim aslında hiç sevmediğim 'La Palette' kahvecilerinin yüzünde, tam bir şaşkınlık ifadesi: "Yahu bu Türkler ne yamanmış, Joan Baez'i bile getirdiler!" gibilerinden. Gecenin yıldızı Joan ise tam dumanaltı. Sigaradan göz gözü görmüyor. Gürültü, kalabalık ve çevresinde dört kişinin zor oturabildiği masalar. Oysa Joan için gelen yirmiyi aşkın insan var. Kendini beğenmişlikle yakından uzaktan akrabalığı olmayan, dünya tatlısı Joan, bütün Türklere ulaşabilmek için çaresiz, masalar arası 'konsomasyon'a başladı. Arkadaş hatırına neler yapılmaz ki? Profesyonellik sabrının iyi niyetle yoğrulduğu bir hoşgörü içinde, geliyor bir masaya oturuyor, sohbet ediyor; sonra kalkıyor, bir başka masaya gidiyor, oradakilerin gönlünü hoş ediyor, bir süre sonra bara yaklaşıyor ve ayakta kalanlarla konuşuyor.
"Tek kir!"
"Royal mi olsun?"
"Hayır, beyaz şaraplı" (daha ucuz çünkü.)
...Komutları arasında, biz kafaları çekiyoruz, Joan ve Abram Topor, papatya çayı içiyorlar, karşılıklı.
Herkese yönelik güzel bir sözü, duygulu bir tümcesi var. En içtenlikli sözleri, oğlu üstüne:
"Yirmi iki yaşında bir oğlum var. Zamanın nasıl geçtiğini farketmedim. Nasıl büyüdü görmedim..."
Yaşı gündeme geliyor Joan'ın. Kendisi "50..." diyor, iki eksik üç fazla ne farkeder ki? Türkler, genç gösteren kadınlara alışık. Tepki vermiyorlar. Fransız dostlar, "Kesinlikle 50 göstermiyorsunuz" diyorlar. Gülüveriyor Joan, hoşuna gidiyor.
İspanyol Fernando Garcia'nın yarım yamalak Türkçe konuşma çabaları Joan'a bulaşıyor ve Joan'a uzun uzun Türkçe öğretiliyor:
"Hoş-ça-kal!.."
Joan kaşlarını çatıp büyük bir ciddiyetle yineliyor:
"Ho..ça..kağl!"
"Gü-le, gü-le.."
Bu daha kolay galiba. Müzisyen kulağı kapıyor hemen:
"Gülegüle!"
Joan'la birkaç saat, birkaç kadeh ve birkaç kahkaha işte böyle geçip gidiyor
[Fotoğraf altyazısı: Yaşı gündeme geldiğinde Joan "50" diyor, iki eksik, üç fazla ne fark eder ki? Genç gösteren kadınlara alışık.]
