Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1992

Japonların Paris sendromu

Cumhuriyet · 9 Şubat 1992

Paris'in orta parmağı. Seine nehri. Pırlanta iki yüzük gibi geçirilmiş üstüne. La Cité ve Saint Louis adacıkları. Zaman, gece ile gündüzün karıştığı o duman rengi saatler. Havada ıslak bir hüzün asılı. Saint Louis köprüsüne bakan turist kahvesinin iskemlelerini yıkıyor yağmur. Kimisi uzaklaşmış masalardan, dışa dönük duruyor; kimisi rüzgâr sarhoşu, en yakın tablaya kapaklanmış. Yağmurun kaçırdığı insanların sıcaklığını koruyorlar daha.

İçerinin sıcaklığına sokulgan, ama yine de dışarıdaki bir masaya sığınmışız. Tepemizdeki tenteye vurup kayan damlaların serinliğini dinliyoruz. Karşımda oturuyor, arkamızda iki karış ve milyonlarca ışık yılı var. Uzun boynuna dolanan ipek eşarpta sonbahar yaprakları dizili. Adını sormayın. Ama Türkiye'de hepimizin yakından tanıdığı biri. Dünyayı daha geniş bir açıdan seyredebilmek için alabildiğine iri ve şehla gözleri, kestane rengi. Bir tiyatro perdesi gibi inip kalkan kirpikleri, onu her gördüğümde biraz daha artan incecik kırışıklıkların üstüne kapanıyorlar. Binlerce öpücüğün yumuşatıp soldurduğu dolgun dudakları var. Yirmi yıl önceki diriliğinin bu denli çekici olduğunu sanmıyorum.

Sıcak "cafe crème"ini avuçlayan elleri titriyor. "Genç bir sevgilim var" diyor. Gülerek başını sallıyorum. Onu hiç yaşlı biriyle düşlemedim ki.

"Benden sekiz yaş küçük. Harika dansediyor. Yves Montand'ı, Dean Martin'i ve Serge Gainsbourg'u taklit ediyor. Sesi öyle güzel ki... Çok güldürüyor beni."

Beyaz bastonuyla ıslak kaldırımlara vura vura, bir kör geçiyor önümüzden. Paris'i görmeden yaşamak korkunç bir şey olmalı. Köprünün ışıkları yandı. […] tarifle yönünün tam tersine ulaşınca uzaktan görebildiği ilk anıtın tepesine çıkar ve kendini aşağı atar. Başbakanımız Japonya ile başa çıkmaya kararlı, biz de böyle tek tek imha yoluyla kendisine destek oluyoruz demek ki.

Siyah kaşmir paltosuna biraz daha sarındı. Arkadaşım bir sigara yaktı. Uzaktan, çikolatalı krep kokuları geliyor. Kahvenin içi yükünü aldı. Sigara dumanları, kahkahalara karışmakta.

Ellerinde fotoğraf makineleri, kameralar. Rengârenk yağmurlukları ve toplu turizm şirketinin dağıttığı bir örnek yağmur başlıklarıyla, nemli havada yerden biten mantarlara benziyorlar.

Bir gazetede okumuş ve çok gülmüştüm tabii: "Japonlar arasında 'Paris Sendromu' diye bir hastalık yaygınlaşmış. Pek çok Japon, Paris'e gelip intihar ediyormuş. Japonya'da ruh doktorları, hani hani konuyla ilgili araştırma yapıyorlarmış. Ünlü bir psikiatr, 'Paris Sendromu' adı altında bir de kitap yayımlamış. Japonlar, köprünün korkuluklarına hücum ettiler. Kendi aralarında miyavlaya miyavlaya, suları yararak geçen kavanoz teknelerin filmini çekiyorlar, Seine nehrine özgün bu teknelere 'Sinek Gemisi' deniyor. Yazın dört bir yanı açık, kışın camekân. Turistleri sinema gibi koltuklara oturtuyorlar, kaptanın yanında duran rehber, elindeki mikrofondan Seine nehrini çevreleyen taş hazinelerin tarihçelerini anlatıyor.

Le Monde gazetesinin çok hoş bir yazarı var: Claude Sarraute. Uzun süre erkek olduğunu düşünmüştüm. Meğer kadınmış. Japonların intihar etme ahlakını o yazdı sütununda. Küçük bir köşesi var, Japonların kendilerini öldürmek için niye bu kenti seçtiklerine ilişkin bir dizi esprili neden sıralamış. "Örneğin," diyor, "bir Japon kırk yılda bir mal satmak yerine mal almak üzere Paris'te bir dükkâna girdi. Kiminle karşılaşacak? Paydosu beklerken bu müşteri de nereden çıktı diye kızgınlıkla havlayan bir satıcı ile. Sonra caddeden karşıdan karşıya geçerken, arabalar kırmızıda durur biçiminde bir eğitim görmüştür Japon. Kırmızıda vızır vızır geçen arabaları görünce, organik pusulası altüst olur, […] başını sallıyorum. Bir de yol sormaya görsün; […]."

Köprünün öte yakasında araba gürültüleri, cankurtaran sirenleri. On yıl sonra Fransa'da yüz yaşını aşkın 200 bin küsur insan olacakmış. İnsan yaşamının uzaması neye yarar ki? Gençliği değil, yaşlılığı uzatıyorlar.

Sigaranın başını iyice ezdi tablada. "Gülünç mü oluyorum senin? Ama karşıma çıkan böyle biri çıktığı iyi oldu. Yoksa..." dedi.

Yakalarımızı kaldırıp yürümeye başladık. Yağmur damlaları, düzenli aralıklarla düşen bir zaman saatinin kumları gibi çarpıyor yüzümüze.

Katedralin gölgesi, kütlesinden daha büyük gibi. Eyfel kulesi çok uzun süre önce, intihar edilebilecek yüksekliklerini ziyaretçilere kapadı. Acaba hiç kimse Notre Dame'in kulelerinden atlamış mıdır?

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1