Ölüler kentinde heykelle sevişenler
Cumhuriyet · 11 Şubat 1992
Paris gibi bir sevda kentinde, sevgililer nereye gider? Güzelim parklara, bahçelere, şık kahvelere, gizemli gece kulüplerine, öğleden sonra otellerine, müzelere, sergilere, sinemalara, konserlere, sokak tiyatrolarına, hokkabazlara, Buenos Aires kaldırımlarına, köprü altlarına, köprü üstlerine, spor seviyorlarsa havuzlara, kortlara, özel "düşkünlükleri" varsa pembe ışıklı saunalara, suların başka türlü köpürdüğü jakuzi masajlarına ve... Pere Lachaise Mezarlığı'na giderler.
Pere Lachaise Mezarlığı, dünyanın en büyük ölüler kentidir. Paris içinde bir Paris, tarih içinde bir efsane. Hem bir anıt kabir hem açıkhavada bir yontu müzesi kimliğini taşıyan Pere Lachaise, sevgililerin ağaçlar altında öpüştüğü masum bir yer değildir yalnızca.
Yin ile Yan, ateş ve su, yaşam ile ölüm gibi; Pere Lachaise Mezarlığı'nın da iki yüzü vardır. Gündüzleri "gerçeğinin altını" yaşar Pere Lachaise. Rehberler eşliğinde turist orduları, içki ve uyuşturucu alemleri, olağanüstü güzellikte müzik şölenleri gibi. Pere Lachaise'in gerçeküstü, geceleri yaşanır; kara büyü ayinleri ve mezarlık heykelleriyle sevişen insanlara rastlanır.
Dünyada en çok turist ve ziyaretçi çeken mezarlık sıfatını taşıyan Pere Lachaise, 470 bin metrekarelik alanıyla, Fransız başkentinin en güzel gezinti yerlerinden birini oluşturuyor. Bir milyonu aşkın insanın gömülü olduğu mezarlık.
1805 yılında, güneş kral 14. Louis'nin "günah çıkartıcısı" Papaz La Chaise tarafından kurulmuş, ünlü bahçe mimarı Brogniart'ın düzenlemesiyle biçim kazanmış. Bu güzelim bahçeye gömülü insanların her biri birer roman kahramanı, her birinin maceraları ayrı ayrı incelenmeye değer. Kimler yok ki Pere Lachaise'in yatay konukları arasında?
Rossini, Alfred de Musset, Colette, Bartholome, Pissarro, Chopin, La Fontaine, Moliere, Gerard de Nerval, Balzac, Apollinaire, Marcel Proust, Edith Piaf, Modigliani, Camille Corot, Napolyon'un en ünlü generalleri ve en "soylu" düşmanı İngiliz Amirali Sydney Smith, Yves Montand, Simone Signoret, Sarah Bernhardt ile daha nice çoklarını ve bizden biri: Yılmaz Güney...
Ama benim bu satırlarda size anlatmak istediğim, Pere Lachaise'in en ilginç iki mezarı, iki efsanesi, gecelerin gerçeküstü Pere Lachaise'i.
Bunlardan birincisi Victor Noir adlı gazetecinin, ki Victor Noir, 1870 yılında üçüncü Napolyon'un akrabası Pierre Bonaparte tarafından tabancayla vurularak öldürülmüş gencecik bir gazeteci. Resmi tarih, Victor Noir'ın ateşli bir tartışma sonucunda vurulduğunu yazıyor. Oysa, toplum tarihi, genç gazetecinin çok yakışıklı, çok çapkın olduğunu vurguluyor ve Bonaparte hanımla yatak safasında iken basılıp öldürüldüğünü öne sürüyor. Söz konusu hanımın üçüncü Napolyon'un eşi mi, yoksa Pierre Bonaparte'ın sevgilisi mi olduğu belli değil. Ama kesin olan, Victor Noir'ın gerçekten bir hanımla "meşgul iken" yaşamını yitirdiği. Mezarının üstünde, Victor Noir'ı öldüğü anı simgeleyen kendi boyunda bir heykeli var. Pantolonunun kemeri ve düğmeleri açık, cinsel organı kuşkuya yer bırakmayacak bir genleşme ölçüleri içinde.
Kimi geceler, çocuğu olmayan kadınlar Pere Lachaise Mezarlığı'na geliyor ve Victor Noir'ın ölü heykeli üstünde özel bir "ayine" girişiyor; 1870'de ölen gazeteciye, bir çocukları olması yolundaki dileklerini sunuyorlar. Noir'ın mezarının üstünde her dem taze bir gül, bir papatya, bir gelin çiçeği demeti bulmak olası. Tutan adakların teşekkürü bu çiçekler. Heykelin tamamı bronz. Yüzyıllar, bu soylu madeni, yeşil bir küf tabakasıyla kaplamış. Fakat gazetecinin ağzı, burnu, pabuçlarının ucu ve cinsel organı, her gün parlatılıyormuşçasına pırıl pırıl bir bronz sarısı.
Pere Lachaise gecelerinin ikinci ilgi odağı, Allan Kardec'in mezarı. Asıl adı Hippolyte Leon Rivail olan Allan Kardec, 1804-1869 yılları arasındaki yaşamının ilk otuz yılını oldukça ünlü bir bilimci olarak yaşamış, hatta pozitif bilim çalışmaları üniversite tarafından ödüllendirilmiş. Otuz yılın sonunda "elle tutulmayan" dünyaya merak sarmış ve Allan Kardec adını almış. Spiritе dergisi diye bir yayın bile çıkarmış, ruhlarla konuşmuş, dertleşmiş, öteki dünya ile ilişki kurmuş. Allan Kardec'in dolmen biçimindeki mezarı bugün, kara büyü ayinlerine sahne oluyor. Taşın üstündeki tüm "mum yakmayınız, hayvan kesmeyiniz, yasalara aykırıdır ve de zaten Allan Kardec bir büyücü değildir" uyarılarına karşın mezar, gizemli geceler geçiriyor. Gündüzleri ise ilginç görünüşlü insanların sessiz kuşatması altında. Gerçekten cadı suratlı, uzun kara saçlı, deli bakışlı kadınlar, tepelerinde bir büyücü külahı eksik garip erkekler geliyorlar ve mezarı çiçek yağmuruna boğuyorlar.
Jim Morrison, Pere Lachaise'in en çok ziyaretçi toplayan mezarlarından birini işgal ediyor. Günün, gecenin her saatinde, her ulustan gençler, mumlarıyla, içkileriyle ve müzik aletleriyle gelip "usta"nın mezarı başında kendilerince ayin yapıyorlar. Bu toplantıların bir bölümü çok hoş. Zaman zaman ünlü topluluklar bile habersiz, biletsiz konserler tertipliyorlar. Gençler, sözleşmeden buluşuyor, arkadaşlık ediyorlar. Ama giderek bu toplantılar, bir uyuşturucu tekkesi niteliği kazanmakta. Ve çoğu kez, kusmuk artıkları, eroin şırıngalarıyla yayılıyorlar mezarın çevresine.
Ünlü mezarlığın en son konuklarından biri de Yves Montand. Henüz mezarını yapmadı. Ama o, sevgilisi, karısı ve öğretmeni Simone Signoret'nin koynunda yatıyor artık.
Pere Lachaise'i gezerken rastladığım en ilginç kişi, Sarah Bernhardt'ın otlar bürümüş mezarı başında buldum. Bir elini kabir taşına koymuş, düşünüyordu. Sarah Bernhardt'a öylesine benziyordu ki bir an akrabası olduğunu sandım. Sarah Bernhardt, onun gövdesinde yeniden dünyaya gelmişti belki de. Kimbilir?
