Ayak takımının gözü öğretmende idi
Cumhuriyet · 16 Mart 1992
—1—
SUNUŞ: Kimdir Hasan Kudar?.. Hasan Kudar, bir "Türkiye cumhuriyet tarihi gazisi"dir. Belli bir dönemin son tanıklarından biri, bir "anti demokrasi" kurbanıdır. Onun duyguları, Türkiye'deki tüm aydınların er ya da geç tattığı burukluktadır. Boğulmuştur ve isyan etmiştir. Ama o, bu isyanda bir adım ileri gitmiş ve acılarının kaynağıyla göbek bağını kestirip atabilmiştir.
Hasan Kudar, kendi deyişiyle: "Altı, altı, bin dokuz yüz yirmi altı yılında, İda Dağı'nın (Kaz Dağı) Lesbos'a bakan yamaçlarındaki Tahtakuşlar köyünde..." dünyaya açtı güleç gözlerini.
Tahtakuşlar'a iki kilometre uzaklıktaki Tahtaköy'e kar kış demeden taban teperek başlayan eğitimi, Güre Ortaokulu'nda devam etti ve 1945 yılında öğretmen çıktığı Savaştepe Köy Enstitüsü'nde tamamlandı. 1948 yılında, Nâzım Hikmet'in hapisten çıkarılması için verdiği masum bir imza ile başlayan macerası, sekiz yıl süren mahkeme, takip, işsizlik ve anlamsız olduğu oranda anlam kazanan bir çile zinciri, sonuçta onu doğduğu topraklara küstürdü, Fransa'ya gelmesine yol açtı.
Hasan Kudar, bu röportaj için buluştuğumuzda elinde bir tomar kâğıtla çıkageldi. "Bana üç soru soracaksın" dedi. "Önce Fransa'ya niçin geldin diyeceksin. Anlatacağım. Sonra nasıl geldiğimi ve burada nasıl kaldığımı soracaksın. Onları da anlatacağım."
Bütün bir tarihti anlatmak istediği. Bazen susup dinlemek gerekir tarihi. Ne diyorsa pekiyi dedim, Hasan Kudar'ın tarihini dinledim. Elinde iki de gazete kupürü vardı. Bunlardan biri 1953 yılında Hasan Kudar'ın Tevfik İleri'yi "Kendi ipini çekmeye davet eden" ve Türk Dili Gazetesi'nde yayımlanan mektubu. İkincisi, 25 Aralık 1990 tarihli "Le Quotidien de Paris" gazetesinin Hasan Kudar'a ilişkin çok güzel bir yazısı... Ve bu yazıyı olduğu gibi alıp Türkçeye aktardıktan sonra, hiçbir utanma duygusuna kapılmadan altına kendi imzasını çakıp, "büyük" bir İstanbul gazetesinde yayımlayan Paris'teki "Türk" muhabirinin "çalıntı" makalesi.
Dolayısıyla "Cumhuriyet", elinizde tuttuğunuz şu satırlarla, Paris'teki Hasan Kudar'la ilk "özgün" röportajı yapan gazete oluyor.
- Sayın Hasan Kudar, Paris'e niçin geldiniz?
İşte onun hikâyesi biraz uzun. Ama kısa geçeceğiz tabii..
1945, Köy Enstitüsü öğretmeniyim ben. Kendi köyüme ilk öğretmen, ben oldum.
O zamanki yasaya göre öğretmeni köy beslerdi. Devlet derdi ki köylüye, sizin aranızda 5 nüfusluk bir aile nasıl geçiniyorsa, öyle besleyeceksiniz bu öğretmeni. Örneğin Edremit köylerinde, öğretmenlere zeytin ağacı verilirdi, ağaç sayısının 5 nüfusu geçindirecek kadar olması şartı vardı. Edremit'te ölen Müslüman köylüler, camiye hibe ederlerdi zeytin ağaçlarını. Müslümanlar öldükçe, köyün ortak malı zeytin ağaçları çoğalırdı. İşte o ağaçlardan verilirdi öğretmenlere. Fakat Edremit'e bağlı Tahtacı Türkmen köylerinde cami olmadığı için, ortak mal falan yoktu. Şimdi bizim köyde de ortak mal olmadığı için...
Evet, öyle bir köye düştük işte; köylüler benim için zeytin tarlası istimlak ettiler. Fakat üç yıl içinde bu tarlayı temin edip, bana veremediler ve ben üç yıl, 20 lira cep harçlığı ile bu köyde öğretmenlik yaptım. Şimdi ben sana bunları böyle anlatıyorum, ama sonra sen yazarken benim Türkçemi düzelt...
- Türkçeniz çok güzel, bu uyarıya ne gerek var?
Yok öyle deme. Bak sana bir Nadir Nadi anısı anlatayım:
Nadir Bey 75 yaşını bitirdiğinde, Paris'e uğramıştı bunu kutlamak için. Crillon Oteli'nde kalıyor... Hep beraberiz. Konuşurken bazen aksaklıklarım oluyor tabii...
Berin Hanım dedi ki, "Hasan Kudar, sen Fransızcayı öğrenmemişsin. Üstelik Türkçeyi de unutmuşsun, ne yapacağız seninle?"
Boynumu büktüm, "Berin Hanım, arkadaşların arasında bu da dilsizdir deyiverirsin!" dedim.
Onun için sen bunları kendin düzeltirsin...
- Söz veriyorum. İsterseniz 20 lira cep harçlığına dönelim...
Evet. 20 liraya 3 yıl çalıştım, kimse de bu adam acından ölüyor demedi. O sırada evlenmiştim, hanım da öğretmen, bizim köye; "Tahtakuşlar" köyüne iki öğretmen fazladır diye, tutup bizi 350 haneli "Güre" ye tayin ettiler.
Güre, çok güzel, çok zengin bir köy; ortak malı "öğretmenlik" zeytin ağacı istediğin kadar var. Hasat sonu zeytinleri satan öğretmenler, 500'lükleri birbirlerine gösterirlermiş, öyle anlatıyorlar. Para içinde yüzen bir köy.
Biz hanımla oraya gidiyoruz ya, bir sevindik, bir sevindik. Tamam artık, para yüzü göreceğiz...
Tam o yıl, öğretmenlere tarla veren yasayı kaldırmazlar mı? Öğretmenler 100 lira aylıklı olacak dediler; o da, kesildikten sonra 70'e iniyor. 1947-48 yıllarından söz ediyorum...
Güre'de de para yüzü görmedik yani. 1951 yılında, yine yasa değişti, bizi öteki öğretmenler gibi asli maaşa geçirdiler. Asli maaşa geçtik, ama öğretmenlikteki son yılım oldu bu.
- Niye bu kadar kısa sürdü?
48-49 yıllarında, Nâzım Hikmet'in hapisten çıkarılması için imza topladık. Ben buna imza verdim. Dedim ki, "Nâzım gibi bir adamın içeride çürütülmesine gönlüm razı değil. Bir aydın olarak bunu kabul etmiyorum."
İmza verdim ya, Milli Emniyet dosya tutmuş, takibe alındık. Yakından takip ediliyoruz. Göz açtırmıyorlar. Neyin nesidir anlamıyoruz da... Edremit'e inerim, sivil polis peşimde.
Daha sonra iş ağır cezaya düşünce öğrendim: Bizim Milli Emniyet'teki dosyada, jandarma komutanı uzatmalı onbaşı şöyle yazmış: "Nâzım Hikmet'in çıkarılması için imza veren Güre köyü öğretmeni Hasan Kudar'ın takibe alınması emri gelince, köye gidip köylülerle konuştum. Bu adamın komünist olduğuna dair hiçbir belirti yok." Bunun üzerine diyor jandarma komutanı, - "köyün İhtiyar Heyeti'ni toplayıp, bu adam komünisttir, dikkatli olun, sıkı takip edin, deyip döndüm." Dosyaya giren bu raporla birlikte, bizi komünist yapıp çıkarmışlar.
Güre köyü çok zengin ve zengini çok okumuş, kültürlü insanlardır. Demokrat Parti öncesi, köyün yönetimini, muhtarlığı falan bunlar elde tutarlardı. Demokrat Parti iktidarı ile birlikte bu kesim uzaklaştırıldı ve köyün başına ayak takımı geçti. Şimdi ayak takımı, kendini kanıtlamak üzere bir şeyler yapmak zorunda: "Biz bu köyü nasıl idare ederiz, idaremizi nasıl kabul ettiririz" kaygısıyla bir gövde gösterisi yapmaları gerekli. Öğretmenleri yenerlerse, güçlü oldukları anlaşılacak. Beni kıskaca alıyorlar. Birini göndermişler, ağzımdan laf alsın diye. Adam bana, "Nâzım Hikmet nasıl kaçtı" diye sordu. Dedim ki, "Gazeteler nasıl yazıyorsa öyledir, biz nereden bilelim?"
Edremit hapishanesinde
Sen al bu cevabı, zabıt mabıt, bizi palas pandıras içeri attılar. Edremit hapishanesi, yaz günü, 40 yaşındayım. Bu arada onlar benim üstüme dosyalar doldurmuşlar. Aklımda değil şimdi. Abuk sabuk bir sürü itham.
Neyse... Ağır cezaya gittik. 5 ile 15 yıl isteniyor hakkımızda. Burhaniye Ağır Cezası'nda dava açıldı. En büyük talihsizlik de, aslında talih demek gerekir, (Çünkü Fransa'nın ucu o zaman göründü) Burhaniye Savcısı, zamanında Çetin Altan'ın meşhur ettiği Abdullah Sünnetçioğlu. Yani Bornova Savcısı. Şimdi diyor ki bana: "Hangi okuldan çıktın?" Sorun diyor hâkime "hangi okuldan çıkmıştır"
Diyorum ki 1945 yılında, Köy Enstitüsü mezunuyum. Savcı, o soruyla "Hasan Âli okulundandır" demek istiyor tabii. Tanık geliyor, ona da soruyorlar: "Hangi okuldan çıktın sen?" Adam, "Köy Enstitüsü" deyince, "Hangi yıl?..."
"İşte 50'de."
"Ha, o zaman zarar yok."
Böyle tanıklar birbirini izliyor. Çoğu köylü, cahil. Oysa okunan ifadeleri, uzun, düzgün.
Dedim ki, hâkim beyler, bu adamlar Türkçe konuşmaktan aciz. Böyle ifade veremezler. Herkes birbirine baktı tabii. Sonuncusunu geri çağırdılar, "İfadeni tekrar et" dediler. Adam kem küm, edemedi elbette. Dedim, "Gördünüz mü? İşin içinde kasıt var."
"Sen Nâzım'a imza vermişsin?"
Neyse tanık faslı bitti, geldik Nâzım Hikmet'e. Sen Nâzım Hikmet'in çıkarılması için imza vermişsin. Evet, dedim, verdim. Ve bugün huzurunuzda tekrar ediyorum, Nâzım Hikmet yine içeride olsaydı, ben bu imzayı yine verirdim. Nerede verdin. Balıkesir'de verdim. Kâğıdın altında bir şeyler yazıyor muydu? Ben bakmadım, dedim. Beni ilgilendirmez. Beni ilgilendiren, Nâzım gibi Türkler için şeref kabul edilmesi gereken bir şairin içeride olması. Benim aydın vicdanım bunu kabul etmiyor. Üstelik, dedim, bütün gazeteler bu adamın adli bir hataya kurban gittiğini yazıyor. Nadir Nadi yazdı, Ahmet Emin Yalman yazdı...
Sürecek
[Fotoğraf altyazısı: Paris'in Madeleine Meydanı'ndaki 'kiosk'unda gazete satıcılığı yapıyor şimdi Hasan Kudar. Gece 19.30'dan sabahın 7'sine, 'onun kioskuna' uğrayanlar, Fransız gazete ve dergilerinin arasında, güler yüzlü ve cesur bir TC tarihi tanığını bulurlar. Kioskun bir köşesinde mutlaka bir şişe viski bulunduran Hasan Kudar, küçükler için şeker de ihmal etmez. (Fotoğraf: İBRAHİM ÖĞRETMEN)]
