Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1992

Sovyetler güçlüdür ve atomu da vardır

Cumhuriyet · 17 Mart 1992

—2—

Burhaniye Ağır Ceza Mahkemesi'nde, "Nazım Hikmet'in tahliyesi için imza verme" davasındayız yine... Ben Nadir Nadi'den, Ahmet Emin Yalman'dan, onların Nazım için bir adli hataya kurban gitmiş olmasını dile getirmelerinden söz ediyorum yine...Ben böyle cevap verince "S... et Ahmet Emin Yalman'ı!" diyor sorgu yargıcı bana. "Yani ben söyleyeyim de, siz s... edin efendim!" deyiverdim ben de...

Mahkemedeki yargıçlardan biri de Mahmut Ataman'dı. Hani Yassıada'daki. O ifade yazdırıyor şimdi: "Efendim, ben Nazım Hikmet'in içeride kalmasını istemiyorum, adli hataya kurban gittiğinden..."

Reis Bey, Reis Bey dedim, bak benim ifadeyi ne biçim yazdırıyor sayın yargıç. Ben gazeteler yazdı, dedim, kendim demedim. Benim imzam, Nazım'ın kolundan tutup hapisten çıkarılması demek değil ki! Bir istektir. Ama çıkarırlar, ama çıkarmazlar. Ben vatandaş olarak görevimi yaptım.

Reis, "Mahmut Bey" dedi, "çocuk ne diyorsa onu yazdırın!"

Yargıç yeni baştan alıp aynı şeyleri yazdırıyor; Nazım Hikmet adli bir hataya....

Dedim ki, Reis Bey, siz Türksünüz, ben Türküm, katip de Türk. Hepimiz Türkçe konuştuğumuza göre bu tercümana (Mahmut'a) ne gerek var? Ben söyleyeyim, katip yazsın...

O zaman bağırdı Reis: "Mahmut Bey, çocuk ne diyorsa onu yazdırın!"

Komünizmi öğrenmek istiyorum

Bu fasıl da bitti. Reis Bey, "Tahkikat bitmiştir karar vereceğiz" dedi.

Amman, aman, diye atıldım. Reis Bey, bir dakika, dedim; buraya gelinceye kadar, devamlı takip altında canım çıktı. Ben buradan gittiğim zaman sokakta en az sizin kadar rahat gezmek istiyorum. Şimdi ben buradan paçayı kurtarırım, yarın öbür gün emniyetteki dosyalardan yine başım derde girer. O dosyaların açılıp incelenmesini ve ona göre karar almanızı rica ediyorum, bu bir... İkincisi, komünizmin ne olduğunu burada öğrenmek istiyorum. İçeride canım sıkılıyor, iş yok, güç yok. Bunun kitaplarını bana vereceksiniz, ben buradan çıkmadan komünizmin ne olduğunu öğreneceğim. Belki iyi bir şeydir, bilmiyorum. O zaman ben size, "Bu iyi bir şeydir" derim, siz de mahkum edersiniz beni. Çünkü dedim, size şunu söyleyeyim: Ben öğretmenim, öğretmenlikte bir kural vardır. Önce merakı arttıracaksın çocukların öğrenmesi için. Çocuklar bağıracaklar: "Nedir? Nedir?" diye. O zaman söylediğin şey küt diye akıllarında kalır. Onun için dedim, ben komünizmin üç aydır cezasını çekiyorum. Artık merak etmeye başladım neyin nesidir diye.

Reis kızdı: "Ne demek istiyorsun?"

"Ben okuya okuya, "Hürriyeti Seçtim," adlı bir kitap okudum. O da komünizmin tersini söylüyor. Şimdi benim, artık şu komünizmin ne olduğunu öğrenmem şart oldu. Bu işi burada bitireceğiz, ben mahkeme kararıyla komünizmi öğreneceğim" dedim.

Reis küplere bindi. Bağırdı çağırdı. Zapta geçirmedi söylediklerimi; "Tahliyesine..." diye karar verdiler. Ama istediğim dosyalar geldi. Zaten kaymakam bir tezkere yazmış, kapatmış o dosyayı. Tezkerede benim için, "bölgemizdeki en çalışkan, kafası çalışan öğretmendir, komünistlikle ilgisi yoktur" demiş. Sonra Nazım için açılmış dava. Şimdi benim mahkemede bir de avukatım vardı. Ama benim avukata falan ihtiyacım yok, adama ağzını açtırmadım zaten. Yalnız dedim, hakimler benim avukatım olduğunu görsünler, biz bunu kolay ezemeyiz bellesinler.

Adamcağız, avukat yani, baro başkanıydı üstelik; davanın sonuna kadar bir şey söylemedi, yalnız bir yerde fırladı. Tanık ifadelerinden birinde şöyle bir itham vardı: "Sanık bize, Sovyet Rusya büyüktür, güçlüdür, atomu da vardır, dedi."

Avukat, bu bölüm okununca yerinden kalktı: "Hakim beyler, ben de huzurunuzda söylüyorum: Sovyetler büyük bir devlettir. Güçlüdür ve atomu da vardır!"

İşte tek müdahalesi bu oldu avukatın. Dava tahliye ile sonuçlanınca, "Bu davayı sen kazandın" dedi bana.

Bu arada Edremit'te benim Güre köyünde çok zengin bir adam vardı. Fabrikaları falan olan, Galatasaray mezunu, ben de çocuklarının öğretmeniyim. Çok yakışıklı bir adam... Edremit'in bir ucunda hapishane var, öteki ucunda adliye binası. Beni hapishaneden adliyeye ellerim kelepçeli getiriyorlar. Dört tane süngülü jandarma yanımda. Galatasaraylı zengin bağırıyor: "Nasıl kelepçelersiniz bu adamı, ayıptır, ayıp!"

Hiç unutmam, bir semerci gördü beni bu halde, işini bırakıp koştu: "Oğlum Hasan, sana komünist diyorlar, doğru mu?"

"Valla öyle diyorlar, ben de bilmiyorum. Dava bitince neymişim, sana söylerim" dedim.

- Pekiyi Fransa'ya nasıl geldiniz?

Dur, dur, "niçin geldiğimin" bitmesine az kaldı. Önce onu bir tamamlayayım.

Mahkeme bitti ya, o arada bizi bakanlık emrine almışlar. Tevfik İleri, o zaman bakan. Öğretmenliğim bitti yani. Hiçbir yerde iş vermediler. Tahliyeme rağmen, komünist kaldım.

Yaşar Kemal'in kurt öyküsü

Yaşar Kemal'in çok güzel bir sözü vardır. Bundan on, on beş yıl önce, Yaşar Kemal Paris'e geldiğinde, onuruna bir davet verildi. Fransızın biri, kendisine, "Türkiye'de aydınların durumu nedir" diye sormuştu. Yaşar Kemal şu öyküyü anlattı ona: "Bizim Anadolu köylüleri hayvancılıkla geçinir. Hayvanların en büyük düşmanı kurtlar. Köylüler bir kurt yakaladıklarında öldürmezler, kurşuna yazık olur diye... Tuzak kurup canlı yakalarlar ve boynuna bir çıngırak takarlar. O kurt nereye gitse, çıngır çıngır, sürünün bütün köpekleri üstüne gelir. Acından ölür hayvan. İşte bizim aydınlara böyle yapılıyor Türkiye'de. Boyunlarında bir çıngırak, köpekler salınıyor üstlerine."

İşte benim de boynuma böyle bir çıngırak takıldı.

- Ne zaman karar verdiniz Fransa'ya gelmeye?

1947'de "bilgi-görgü" diye gelmek istemiştim zaten. Göndermediler tabii. 1954'te yedeksubay oldum. O zaman yedeksubayların havacı olma şansı vardı. Kendi kendime, "Havacı olursam, uçağa biner Paris'e giderim, Paris'ten haber gönderir; gelin uçağınızı alın derim" diye düşündüm.

Olursun pilot dediler; git muayene ol, gel.

Muayeneye gittik. Gözlerden takıldık. Renk körlüğü var. Bağırdım, çağırdım; uçak sürmekte renk körlüğünün ne önemi var, diye.

Doktor, "Oğlum" dedi, "denizi orman, ormanı deniz görürsün. Bizim uçak da gider, sen de gidersin. Olmaz öyle şey!"

Bunun üzerine Polatlı'da Topçu Okulu'na gönderildim. Adamlar öylesine kötü niyetli ki daha okuldayım, Polatlı'ya bir yazı gönderdiler: "Görülen lüzum üzerine bakanlık emrine alınan Hasan Kudar'ın emekliye sevk edildiği, emeklilik keseneğini nereden alacağının kendisine bildirilmesi..."

Bölük komutanı beni çağırttı. "Ne bu" dedi.

"Yüzbaşım, görüyorsun," dedim. "27 yaşında eli bastonlu emekli etmişler bizi."

"Nasıl olur bu? İtiraz et" dedi.

"Yüzbaşım" dedim, "itirazı yok bunun. Demokrat Parti'nin süpürge kanunu bu. Bizi toz görmüşler, süpürüyorlar."

"Nasıl yaşayacaksın?" diye sordu bana.

"Şimdilik asker tayını var" dedim. "Sonrası Allah kerim."

Ama dertler bitmedi. Karaköse'yi çektim ben; bizim Mehmet Özgüneş Polatlı'da askeri psikoloji öğretmeniydi. Bir süre sonra onu da sürmüşler, Karaköse'ye geldi. Meğer haberimiz bizden önce varmış Karaköse'ye. Kıyamet kopuyor. Karaköse, "Doğu emniyeti"nın merkeziymiş. Rusya'ya yakın ya... Şimdi, bir adli subay var teğmen; onu beni takibe memur etmişler.

Bir gün, lapa lapa kar yağıyor... Karaköse'de tezek yakılır, tezek kokusu yapışıyor insanın burnuna. Adli subay takipçi, "Gel şöyle bir dolaşım" dedi. Çıktık.

"Bana bak, dosyam mı geldi benim" diye sordum.

"Evet" dedi.

"Hüsnü Bey" dedim, "ben bu kafayı kestim, torbaya koydum, omuzuma astım. Öyle geziyorum. Hesabımda, senin bile beni öldürebileceğin olasılığı var. Onun için hiç korkum yok. Yalnız" dedim, "bu devlet anlayışını yürüten köy muhtarından Cumhurbaşkanı'na kadar, Genelkurmay Başkanı'na kadar, hepsinin anasını, avradını, geçmişini, geleceğini, yedi göbek sülalesini... Düşündüğümü, ilk raporunda yazacaksın!"

"Yok" dedi, "ben her fikre saygı duyarım." "Yahu" dedim, "hangi fikirden ötürü beni takip ettiğini biliyor musun sen[…] Buna mı saygı duyuyorsun? Neyse" dedim, "kapatalım şunu."

Arkadaş olduk sonradan. Ondan sonra ne varsa dosyada, bana aktarmaya başladı. MİT'in raporunu okuduk birlikte. Şöyle yazıyor MİT raporu: "Bu adam durmadan okur.. (Kahkahalar) okumadığı zaman düşünür. (Yine kahkahalar). […] keşke olsam, diye hayıflandığım bir adam tarifi senin anlayacağın.

Yine aynı takipçi subay, bir süre sonra "Senin için karar veremiyorlar" haber getirdi. "Doğu Beyazıt'a sürelim" diyorlarmış. Fakat tümen komutanı, 27 Ma[…]çılardan, "Eminşu" Hayati Atakar istemiyormuş. "Bu adam komünist ise d[…] kötü yere sürersek, daha çok komü[…] olur. Elimizin altında dursun" diyormuş.

İyi dedik, bundan kurtardık.

Fakat, askerliğin bitişine 45 gün kal[…] emir: Gizli ve acele. "Hasan Kudar'ı[…]irt'e tayini..."

Ulan nasıl olur, diyor herkes. Yed[…]bayın tayini çıkmaz ki. Bütün arkad[…] merakta: "Ne var, ne var?" diyorlar[…]dim, "Vardır bir bokluk, merak etme[…]

15 gün de intikal hakkı var. Yollu[…] aldım, tam 15. günde Siirt'e gittim. […]tan iznimi kullanmamışım. Dedi[…] geldim, ama iznimi kullanmamıştı[…]rın izin kağıdımı ben gidiyorum. İ[…]tince askerlik de bitiyor zaten. Siirt[…] verdiler, ama son aylığı gönderme[…]nesiyle nüfus kağıdımı alıkoydular[…]

Sürecek

[Fotoğraf altyazısı: Edremit Hapishanesi'nden Madeleine Meydanı'na uzanan yaşam yelpazesinde Hasan Kudar'ın "başına gelenler" trajikomik bir serüvenler zinciri âdeta.]

[Kutu: KÖY ENSTİTÜSÜ'NDEN ÖĞRETMENLİĞE — Yıl 1948: Edremit'in Güre köyü ilkokulunun önündeyiz. "Hasan öğretmen", 350 haneli bu "güzel ve zengin" köye atanmış. Köye ilk geldiği günlerde Hasan Kudar, atandığı ilkokulun önünde yine öğretmen olan eşi ve meslektaşları ile birlikte objektife poz veriyor... Soldan sağa doğru, öğretmen Nazmiye Eser, Hasan öğretmenin eşi ve meslektaşı Ayşe Kudar, Hasan Kudar ve öğretmen arkadaşları Tayip Saka... Biraz daha gerilere gittiğimizde, 1945 yılında, Hasan Kudar'ı gepgenç bir "öğretmen adayı" olarak görüyoruz karşımızda...

Bu "vesikalık" fotoğraf Savaştepe Köy Enstitüsü'nden mezun olmaya hazırlanan "öğretmen adayı" Hasan Kudar'a ait. Fotoğrafın arkasında, 10 ekim 1948 tarihinde Bahattin Fırtına'ya hitaben yazılmış bir cümle yer alıyor. Savaştepe'den omuzdaşı Bahattin Fırtına, aslında bu fotoğrafa daha önce "el koymuş"... İşte bu yüzden Hasan Kudar, çekiminden üç yıl sonra kendisi için oldukça önemli bir anı olan bu "vesikalık"ın arkasına şunları yazmış: "Ben görmeden aldığın bu resim sana, hayatında biricik çaldığın eşya olsun, sevgili dost..." İşte şu anda Bahattin Fırtına'nın albümlerinde yer alan iki "Hasan Kudar" anısı...]

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1