Avrupa Konseyi'ne hazırlık
Cumhuriyet · 18 Mart 1992
Süleyman Demirel hükümeti, önümüzdeki mayıs ayından başlayarak altı ay süreyle Strasbourg'daki Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulu'nun başkanlığını yürütecek. Çeşitli ölçütlere henüz uymadığı gerekçesiyle Avrupa Topluluğu'na bir türlü alınmayan, hatta dışlanan Türkiye'nin Avrupa Konseyi başkanlığı, uzman çevrelerce "gerçek bir diplomatik zafer" olarak yorumlanıyor.
Demokrasi ve insan haklarının garantörü sayılan ve 26 ülkenin oluşturduğu Avrupa Konseyi ile Türkiye'nin ilişkileri, ülkemizin 1949 yılında üye kabul edilmesinden bu yana tüm inişçıkışlara rağmen bozulmadı. Kıbrıs harekâtları, askeri darbeler ve insan haklarına ihlaller nedeniyle pek çok kez kopma noktasına gelen Avrupa Konseyi ve Türkiye ilişkilerinin, her defasında (ve pek çok kez son anda) kurtarılması, tüm Konsey üyelerinin ortak kanısına göre büyük ölçüde Türk diplomatların becerisine bağlıydı.
Fransız Le Monde gazetesinin bir yorumuna göre, Avrupa Sarayı'nın "birinci sınıf saydığı bu diplomatlar, her güç döneminde diğer Konsey üyelerini Türkiye'nin stratejik önemine inandırıp, 'anlayışlı' olunmasını sağladılar.
Bunun sonuncu örneği, 1990 yılı sonlarında bir Avrupa Konseyi heyetinin Türkiye'deki insan haklarının Konsey içinde gizli kalarak, istisnai bir kararla Türkiye'ye yeni bir inceleme heyeti yollanmasının sağlanması oldu. Türkiye'nin uluslararası işkenceye karşı anlaşmayı imzalamasından sonra yapılan bu birinci olumsuz inceleme raporu, olağan prosedür içinde yayımlanması gerekirken durduruldu ve ikinci bir heyetin gönderilmesi kararlaştırıldı.
Rapora engel
Avrupa Konseyi'nin geçen şubattaki kuruluna katılan Ankara delegasyonu, Hollandalı ve Lüksemburglu milletvekillerinin, Türkiye'deki insan hakları konusunda vermeye hazırlandıkları raporu da engellediler. Bu raporda söz konusu milletvekilleri, siyasal şiddeti, işkenceyi ve polis tarafından adam öldürmelerini Konsey'e ihbar ediyorlardı. Avrupalı yöneticiler, bütün bunları arka plana iterek, Türkiye'deki insan haklarının iyi yönde geliştiğini dikkate almayı yeğlediler. Örneğin, Kürtlere artık "dağ Türkü" değil, Kürt denmesini olumlu karşılıyorlardı.
Bütün bu hoşgörünün nedeni, eski Sovyetler Birliği dağılana değin Türkiye'nin stratejik bir anti-komünist güç oluşturması idi. SSCB dağıldıktan sonra, denge öğesi olarak imdada Körfez savaşı ve Ortadoğu krizi yetişti. Şimdi ise Avrupa Konseyi, Türkiye'yi, İran'ın Orta Asya'daki hırslarına karşı Bağımsız Devletler Topluluğu'ndaki Müslüman cumhuriyetleri siyasal ve ekonomik açıdan yönlendirebilecek stratejik bir potansiyel olarak görüyor.
