Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1992

Fransa yolu, 27 Mayıs'tan sonra açıldı

Cumhuriyet · 18 Mart 1992

—3—

1958'de Adnan Menderes, gazetecilere kıyameti koparıyor. Bir yasa çıkardı, "Yazı işleri müdürleri lise mezunu olacak" diye. Anadolu'da lise mezunu bulmak mesele. O sırada Ödemiş'teyiz biz. Bir gazete var. İcra ilanları için çıkarılıyor. Elle, pedalla basılır. İcra ilanı olduğunda çıkıyor. Sahibi zaten postanede memur, ilkokul mezunu. Adam ne yapacağım, diye kıvranıyor. Yazı işleri müdürü oldum. Gidip geldiğim falan yok, ama gazetenin üstünde yazıyor. Yazı işleri müdürü Hasan Kudar.

Kartondan 'basın kartı'

1960'ta ihtilal oldu. Ben ihtilalin ne menem bir şey olduğunu görmek istiyorum. "Burhan Bey" dedim, "bir sarı basın kartı yapalım bana." Sarı bir karton bulduk. Fiyakalı bir resmimiz konuldu, mühür basıldı. Olduk sana gazeteci. Yazı işleri müdürü yazıyor koskoca. İzmir'de pasaport için müracaat ettim bu kartla. Vermediler. Atladım gittim Ankara'ya. Ankara da vermedi. Tam o sırada, Gürsel'in (Cemal Gürsel) basın toplantısı var. Sarı basın kartı var ya, hemen gittim "Öncü" gazetesine. Bizim Mustafa Ekmekçi orada. Nasıl girerim bu toplantıya diye sordum onlara. İşte oraya git, buraya git, yazıl, dediler. Peki, dedik...

Toplantı için "yazılmaya" gittiğim büroda, bizim Polatlı'dan öğretmen bir yüzbaşıya rastladım. Sevindik birbirimizi görünce, işimi hallettiler, toplantıya girdim.

Kocaman bir masanın ucunda oturuyor Gürsel. Yanında generaller... Bu punduna getirip şu soruyu sordum.

"Efendim" dedim, "bu devirdiğiniz iktidarın zamanında, öğretmen olsun, gazeteci olsun, Türk aydınları hakkında MİT'e dosyalar tutturuldu. Bu insanlar takip altına alındı, işten atıldı, iş verilmedi. Bu dosyalar yaptığınız ihtilalin hukuk devleti anlayışıyla elden geçirilecek mi, geçirilmeyecek mi?"

"Biz" dedi Gürsel, "o dosyaların sahibi insanları takip değil, takdir ediyoruz.

"Paşam" dedim, "o dosyalar hâlâ yürürlükte."

"Yok öyle bir şey" diye karşıladı Gürsel.

"Paşam" dedim, "var... İsterseniz bir örnek vereyim: Bu MİT'te dosyalı ve takipte olanlardan biri de benim! Bu dosya olduğu için bana pasaport vermiyorlar. Şimdi takipte miyiz, takdirde miyiz?"

Gürsel şişti, şişti; kızardı, bozardı: "Bu soruyu demek bunun için sordun!" dedi. "Başka sorusu olan?"

Senin anlayacağın, cevap alamadan derdimize, çıktık toplantıdan. Kurucu Meclis'e gittim. Orada bir sürü tanıdık var. Bir ara verildi oturuma, baktım Zeytinoğlu gelmiş. Hemen odasına seğirttim. Dedim "Beyfendi, ben gazeteciyim, bir vatandaşa kaç günde pasaport veriyorsunuz, öğrenmek istiyorum." Cihat Baban da yanımızda. Beni "Gel" deyip pencerenin yanına götürdü. Karşıda da milli emniyet binası var. "Şu bina var ya" dedi Zeytinoğlu, "Bir vatandaşa 48 saatte pasaport vermezlerse, yakarım ben bu binayı!"

"Efendim" dedim, "Siz yakarsınız ama, sonra yine bize ödettirirsiniz! Yakmayın şunu, ama alın bakın bu belgeye. Kaç gün olmuş? 17 gündür pasaport bekliyorum ben."

O zaman Cihat Baban atıldı, "Efendim" dedi, "Beyefendinin dosyası vardır."

Dedim: "Bak ne güzel biliyor! Peki bu dosyalar hakkında ne düşünüyorsunuz?"

Zeytinoğlu, "Sorma kardeşim" dedi, "elimizde 55 bin dosya var, biz bunları bir heyet kurup elden geçireceğiz."

Kendisine çabuk olmak gerektiğini, ihtilalin bir alışkanlık haline geldiğini, bu 55 bin kişiden en az 50 bininin, benim gibi solcu olup abuk sabuk suçlamalarla fişlendiğini anlattım. Pasaport için de 48 saat sonrasına söz aldım. Beni 5. Şube'ye havale ettiler. 5. şube müdürü alıp pasaport dairesine götürdü beni; "İşi görülsün!" diye müdür muavininin yanına bıraktı. Bizim dosya ortaya çıktı, içinde mahkemenin beraat kararı yok. Ama ben hazırlıklı gelmişim, hemen çıkarıp verdim bir suretini. Adamla dosyalar hakkında dertleştik, meğer pasaport şubesindeki daire müdürleri bile dosyalanmış!

Ve ben o gün, cebimde pasaportla çıktım şubeden. Yalnız çıkmadan, ilginç bir konuşma geçti şube müdürüyle aramızda. Kendisine: "Bakın..." dedim (Pasaportu aldıktan sonra), "Ben gidiyorum bu ülkeden. Ama size şunu söylemek istiyorum. Dosyamda gördüğünüz gibi 8 yıldır takip edilmişim. Hiçbir şey bulunamamış aleyhimde. 8 yıl sizi takip etseler, yine bir şeyler çıkardı. Ve böylesine temiz bir dosya, salt "dosya" olduğu için hâlâ işlemde."

Adam, "Sen bu soruyu bana ihtilal olduğu için mi soruyorsun?" dedi.

"Evet" dedim, "ihtilalin getirdiği özgürlükten cesaret alıyorum."

Adam eliyle masaya vurdu: "Bak, bunun gibi 8 tane ihtilal daha olacak ve aradan 108 sene geçecek ve sen bu dosyayı yine burada bulmazsan bana yuh diyebilirsin."

27 Mayıs'ın da işe yaramayacağı, anlayışların değişmeyeceği kafamda kesinlik kazanmıştı. Müdüre, "Gidiyorum ve bir daha dönmeyeceğim", dedim. "Yalnız bir şeye üzülüyorum: Beni takip eden biri işsiz kalacak."

Bir öğretmen arkadaşım vardı: Bahattin. 1961 yılında, Paris'teki NATO subaylarının çocuklarını okutmak üzere sınav kazanmış, Paris'e yerleşmişti. Bahattin tatil için Türkiye'ye geldiğinde kendisiyle konuştum. Onunla birlikte Fransa'ya gitmeye karar verdim. Bahattin'in lojmanı falan var.

İş buluncaya kadar onda kalacağım. Yalnız benim kendi kendime verdiğim bir söz var: "Çıngıraktan kurtulmanın onuruna". Paris'e dek yürüye yürüye gideceğim. Bahattin, olur mu falan dedi, neyse baktı ki ciddiyim, inandı. Eşyalarımı ona verdim; zaten bir ceket, bir gömlek, bir havlu, dişmacunu ve 200 dolar param var.

Bahattin'i benim hareketimden bir gün önce yolcu ettik. Ertesi gün baktım, bizim Bahattin beni uğurlamaya geldi. Meğerse Kapıkule'de onu "Yurtdışına çıkmanız yasaklı" diye geri çevirmişler. Sebep: Yine Nâzım...

Bahattin, Nâzım'la 1961'de, Nâzım Küba'ya gitmeden önce ve Küba dönüşü Paris'te görüşmüş. Nâzım, "Sovyetler Birliği'nde, dış ülke öğrencilerine burs veriliyor. Türk gençlerini biraz da sosyalist ülkelerde yetiştirme olanağı sağlayabiliriz. 100 öğrenciye burs sağlayabiliriz" diyor.

Bahattin de bunları yazınca... Dönüşünde Kapıkule'den çevirmişler.

- Bu arada sizin hanımı unuttuk Hasan Bey. Onu ne yaptınız?

Efendim, bizim hanımda kalp büyümesi vardı. Doktor, "Ayrılacaksın" dedi. "Bir gün bu kadın yatakta senin altında ölür." O kadar hassas yani.

Şimdi, hanım, öğretmen. Çocuk var. Kadın hasta diye ayrılınır mı? Boşanmak olmaz. Türkiye'de boynumuzda "çıngırak" var. İş bulamıyoruz. Paris'e gelmeme ikinci neden, eşimden boşanmadan ayrı yaşayabilmek için bir gerekçe oluşuydu.

Önce Ermeni lokantası "Diamanter"e. Beni "oryantal aşçı" olarak işe ... almadı. Ama Pigalle'deki bir Yunan lokantasına gönderdiler. "Petro'nun çırağıydım, dersin," dediler.

Bu Yunan lokantasında benden çok hoşnut kaldılar. Yıl sonunda, lokantayı İspanyollar devraldı. Bu kez bir Rus lokantasında aşçı yamağı olarak iş bulduk.

- Hep gece mi çalışıyorsunuz yine?

Hep gece çalıştım. O alışkanlıkla hâlâ gece çalışırım. Orada 1968'e kadar kaldım. "Borç" çorbası yapmayı öğrendim, benim borç ünlendi, millet parmaklarını yer oldu.

- Peki şimdiki Fransız hanımınızla nasıl tanıştınız?

Bizim Türk hanım, bana "Hasan," dedi. "Ayrı yaşıyoruz. Cinsel hayatımız bitti, sen dilediğin kadınla otur, ama çocuk yapma." Ben harıl harıl hanım arıyorum. Her biriyle birer ay oturup denemeye başladım. Hepsinin ayrı bir huyu var. Önce, "Yemeğe gidelim" diye tutturuyorlar. Sonra, "Dansa gidelim." Gidelim de ben dans etmesini bilmem. Üstelik sabaha kadar çalışıyorum, ayaklarım tutmaz. Haydi başkasını buluyoruz.

Böyle böyle, üç dört yılda on yedi kadınla birlikte yaşadım. En sonunda bunu buldum.

- Ne zaman?

1964'te.

- Adı ne? Evli misiniz?

Marie-Therese adı. Hanım öldükten sonra evlendik. Ölmeden Türk eşim iki kez buraya geldi. Fransız karım her tatilde Türkiye'ye, Türk hanıma giderdi. Çok sevdiler birbirlerini.

Şimdi, Marie-Therese'e ben, sen aşçı olduğuma bakma, aslında gazeteciyim ben, dedim. Sözümün doğruluğunu göstermek için doğruca Dışişleri Bakanlığı'na... Hani o kart vardı ya, ilan gazetesinin sarı basın kartı; işte onu gösterip Fransızların "yabancı muhabir" kartını aldım.

O sırada bizim Paris Basın Ataşesi, Nihat Subaşı. Önce niyetimi ona açtım, "Sen deli misin yahu?" dedi. "Ben bizim Anadolu Ajansı muhabirine kart alamıyorum burada. Sen bu kartla Fransa'da gazeteci kartı alabilirsen, ben kafamı keserim!"

Ben Fransız kartını alınca gidip gösterdim, dedim ki "Nihat Bey, kafanı kesme, ama şuna bir bak!"

Sonunda, 1968 yılı oluyor, bizim lokanta kapandı. Ben işsizliğe (sigorta) yazıldım. O yaz ilk ve son kez (otuz yıl içinde) Türkiye'ye gittim. Bizim Gökşin'i (Sipahioğlu) aramak için Türk Haberler Ajansı'na uğramıştım. Mustafa Küçük'le tanıştık. Bize muhabir gerek Paris'te, dediler. Olur, dedik. Bu kez gerçek bir sözleşme ile gerçek bir kart sahibi olduk. Türk Haberler Ajansı'na çalışmaya başladım. O sıralarda, bu kulübeye gelir (gazeteye bayii) Cumhuriyet Gazetesi alırdım. Bayi olan Fransızla ahbap olmuştuk. Adam 1971 yılında öldü. Karısına, geceleri ben çalışayım, gündüzleri siz, bu gazete bayii 24 saat açık olsun, dedim. Kabul ettiler, ortaklaşa çalışmaya başladık.

Gündüzleri toplantı falan varsa katılıyoruz. İki işi bir arada götürüyoruz.

Hayat, Ses, her yere dağılıyor bizim haberler. 1975'e kadar böylece sürdü bu. 75'te Türk Haberler Ajansı teklemeye başlayınca "gazeteciliği" bıraktım, tümüyle "gazete satıcılığına" devam ettim. Şevket (Rado) Bey geldiğinde bana uğrar, sohbet ederdik. Sorardım ona: "Şevket Bey, söyle, hangi kızı istiyorsan çağırayım?"

"Benim için çok geç, çok..." derdi Şevket Bey. Yine de gülerdi.

- O kızlar kimdi pekiyi? Biraz onlardan söz edelim.

Bu Madeleine Meydanı'nda gecenin belli bir saatinden sonra kızlar vardır. Gelirler, giderler... Onlar değişir, ben ve bizim gazete kulübesi hep burada dururuz. Beni tanırlar, güvenirler...

—BİTTİ—

[Fotoğraf altyazısı: Yıl 1948; köy enstitüleri mezunu genç öğretmenler Savaştepe Köy Enstitüsü'nde Yetiştirici Kursu'nda. İkinci sırada, en solda Ayşe Kudar ve hemen arkasında, Hasan Kudar...]

[Kutu: EDREMİT CEZAEVİ'NDEN MADELEINE MEYDANI'NA — Savaştepe Köy Enstitüsü mezunu genç öğretmen Hasan Kudar, 1948 yılında, "Nâzım Hikmet'in tahliyesi için imza verir" ve soluğu Burhaniye Ağır Ceza Mahkemesi'nde alır... Dava uzayacak ve 1951 yılını da Hasan Kudar, Edremit Cezaevi'nde geçirecektir (sağda; parmaklıkların ardındaki 'Hasan öğretmen', en solda)... Hasan öğretmen 1970'lerin başında, İstanbul'da arkadaşı Bahattin'in (Fırtına) evinde misafir (altta).

Bir zamanların 'Hasan öğretmeni'i, bugün, Paris'teki gazete bayiinin önünde. (Sağ altta)]

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1