Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1993

'Tuzağa düşürüldük'

Milliyet · 29 Kasım 1993

TELEFONDAKİ ses, "Ben Sarp Kuray..." dedi. "Türkiye'ye dönüyorum. Girişimden bir süre sonra yayınlamaya söz verirseniz, bazı şeyleri anlatmak isterim".

Bir Paris gecesi karşımda oturan kır saçlı adam, bir zamanlar karayağızdı. Bembeyaz üniforması içinde, çakı gibi deniz subayı Sarp Kuray, peşinden yüzlerce genci sürüklemişti. Deniz Gezmiş gibi, Mahir Çayan gibi. Yıllar saçlarını ağartmıştı, evet. Ama dökememişti. Her gün koştuğunu, spor yaptığını söyledi. Türkiye'ye girişinde neyle ve nasıl karşılanacağını bilmiyordu. "Hazır olmalıyım, güçlü olmalıyım" diyordu sıksık. Bir ara gözleri daldı:

"1970 yılında İstanbul Emniyeti'nde bir ay işkence gördüm. Her türlüsünü. Sonra bir gece, ayaklarım paramparça Maltepe'ye götürdüler. Koğuşta Şadi Alkılıç, Erdal Boratav, Şiar Yalçın, İlhan Selçuk, Sabahattin Eyüboğlu, Çetin Altan da vardı. Durumum hepsini allak bullak etti. Gördüğüm işkenceyi protesto eden bir dilekçe yazdılar. Herkes imzaladı. Çetin Altan imzalamadı"...

Sarp Kuray, 1970'li yılların bir gençlik lideriydi. İdamdan dönen adamdı. Yediği 14 yıllık, 18 sekiz yıllık, 30 yıllık hapis cezalarının tamamını Türk hapishanelerinde geçirmemişti. Önce İsveç, sonra Fransa'da 13 yıl mülteci olmuştu.

BEN KİMİM ?

Kimdi Sarp Kuray? 20 yıl kaldığı yurt dışında ne yapmıştı? Şimdi niçin Türkiye'ye dönme kararındaydı?

1945 yılında doğdum. İlkokula Dikili'de başladım. Babam Enver Kuray, kaymakamdı orada. Muğla, Sivas, İzmir, Siirt, Mardin'de okudum ve Bursa Erkek Lisesi'ni bitirdim. 1961 yılında Hukuk Fakültesi'ne girdim. Bir yıl okudum orada. Celal Bayar'ın hapisten çıkışını protesto eden gösteriyle, üniversite olaylarına karıştım. Yaralandım. Babam o sırada Ankara Valisi. Biz, 27 Mayısçıyız. Dayım da Yassıada Başsavcısıydı: Ömer Egesel. Zaten onun aktif bir 27 Mayısçı olması, benim bu olaylara girmemde başlıca etkendir. O dönemde gençlik, yalnızca 27 Mayıs'ı tutmak ve tutmamak olarak ikiye ayrılmıştı. Solculuk noktası 27 Mayıs'ta sona eriyordu.

27 Mayısçı olduğum içindir ki, askeri okula kendim girmeyi istedim. Bu arzu, Mustafa Kemal'in bizim kafamızda yarattığı bir boyuttu. Ülkenin kurtuluşu, ulusal bağımsızlık, Kuva - yı Milliye anlayışının bir sonucuydu. 1965'te Deniz Harp Okulu'nu bitirdim. Sonradan beni askeri okula kimin soktuğu bile tartışıldı Türkiye'de. Tabii Senatör Ekrem Acuner'in Senato'da dokunulmazlığının kalkması için verilen önergeye yol açtı. Harp Okulu'na bilinçli olarak girmiştim. Fikirlerimle birlikte. Türkiye İşçi Partisi'nden etkilenen, ama daha çok Kuva - yı Milliye doğrultusunda ütopik bir sosyalizmi yaydık Harp Okulu'na.

1967 yılında bir gün Heybeliada'da dolaşırken, İsmet Paşa ile karşılaştık. Derhal hazıra geçtik, selam çaktık. İsmet Paşa, "Akşama kendine benzer bir arkadaşını da alıp bize gel" dedi. Eve gittiğimizde bizi oturttu, şöyle bir baktı. "Söyle bakalım bana" dedi. "Atatürkçü müsünüz, yoksa sosyalist mi?"

"Atatürkçüyüm Paşam!" diye gürledim.

İsmet Paşa, içerden karısına seslendi:

"Mevhibe gel, gel! Bak Atatürkçüyüm, dedi. Biz de hilafetçi misiniz yoksa Cumhuriyetçi mi, dediklerinde hiç sektirmeden hilafetçiyiz, derdik!"

1968'de siyasal fikirlerimiz belli bir noktaya gelmişti. Hava Harp Okulu'ndaki arkadaşlarımızla yıllık hazırladık. Toprak reformundan, yeryüzü, yeraltı zenginliklerinin birleştirilmesinden, Atatürk'ün ekonomik ve siyasal bağımsızlık arasında kurduğu ilişkiden söz ediyorduk. Zamanın Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Bugün gazetesinde, o zaman başında Mehmet Şevki Eygi vardı, bir yayın yaptı. "Komünistler harp okullarını ele geçirdi" diye. Arkadaşlarımızı atmak istediler okuldan. Biz de ilk kez bütün Harp Okulu subay taburu olarak, "Biz, Mustafa Kemal ordusuyuz, halk ordusuyuz. Dün Kubilay'ların başını kesenler bugün genç Harbiyelilerin başını kesmek istiyor. Buna dur diyoruz ve bu konuda adım atarsanız, bizden karşılığını alırsınız" biçiminde bir bildiri hazırladık ve elden dağıttık. Hiçbir kişi geri çekilmedi, tüm subay taburu imzaladı bildiriyi. Revirde olanlar bile.

SUBAYLAR BİLDİRİSİ

Türkiye askeri kışlalar dahil, tüm gençlerin forumlarda yaşadığı bir dönemden geçiyordu. Fakat ordu içinde cuntacı diye tabir edilen kadrolarla hiçbir ilişkimiz olmadı. Bağımsız bir akımdık. Devrimci öğrenciler öldürülmeye başlandı o yıl. Vedat Demirci, Battal Mehetoğlu... Basında "Subaylar Bildirisi" diye anılan ikinci bir bildiri hazırladık. O zaman donanmadaydım ben. Alpaslan muhribinde elektrik subaylığı yapıyordum. "Devrimciler ölür, devrimler sürer" sloganı o bildirinin son tümcesidir işte.

Bu ünlü bildiriyi Ali Kırca yazdı.

- Ali Kırca şimdi ne yapıyor biliyor musunuz?

S.K. - Evet. Bir televizyonun temsilcisi... Ali Kırca'nın kaleme aldığı bu bildiri, binlerce Dev - Genç'li tarafından dağıtıldı. Hepimizi mimlediler. Beni komutan vekili olarak eski bir dalgıç gemisine atadılar. "Işın" adında, kompresörleri sökük, harap bir gemi. Tasfiye edilmeme karar verilmişti sizin anlayacağınız. Geminin kıçında seyir esnasında yara açıldı. Erdek Tersanesi'ne çektik. Geminin karada olmasından yararlanarak birkaç günlüğüne İstanbul'a gittim. Celal Eyiceoğlu, yokluğumda, yerine başkasını atamış. Kumandayı vermemekte direndim. Bildiri dolayısıyla tasfiye etmek istiyorlar, ama kamuoyunda gördüğüm destekten yapamıyorlardı. İlhan Selçuk, İhami Soysal, Çetin Altan hepsi lehime yazıyorlardı. Sonunda tutuklayıp Gölcük'e götürdüler. İki - üç ay Güzelbahçe'de hapis yattım. Sade bir törenle tardedildim. 69 yılının kasım ayıydı. Bir bildiri daha yayınladık. "Bu bir üniforma değişimidir, üniformamız artık işçi üniformasıdır" deyip sivile geçtim. Dava açtılar hakkımda. Ankara'ya geçip, Dev - Genç'e katıldım. Kafamda net fikirler oluşmuştu.

DEV - GENÇ DOĞUYOR

- Neydi bu fikirler?

S.K. - Bizim öğrenci gençlik olarak işçi ve köylü ile tanışmaya başladığımız bir dönemdi. Fabrika ve toprak işgalleri başlamıştı. Yani okulların dışında devrimcilik yapmak olanaklarını arıyordu gençlik. İşte tam bu noktada çok bilinçli bir tuzağa düşürüldük. Karşı tarafça sınırları çizilmiş bir alanda mücadeleye zorlandık. Silah çıktı ortaya. Taylan Özgür cinayetiyle, yolda yürümek bir yaşam kavgası haline geldi. Yaşamak, üniversiteye gelmek, sinsi cinayetlere ve pusulara karşı silahlanmak zorunda bırakıldık. Bu sıkıştırıldığımız noktada, meşru müdafaa Dev - Genç'i yaratmıştı. Dev - Genç'in öncelikle ideolojik bir platformu yoktu. Komando kamplarında, şurada burada hazırlanmış bir sürü adam saldırmaya başladı. Dev - Genç, bir plan çerçevesinde hazır olmadığı bir müdafaaya, silahlanmaya zorunlu bırakıldı. Bu da bizi, işçi ve köylü kitlesinden kopardı. Plan bunu amaçlıyordu zaten.

Tekrar hukuk fakültesine dönüp bu kavganın içinde ben de yer aldım. Atilla Sarp'ın genel başkan olduğu Dev - Genç'in bir üyesi olarak. Tutuklanıncaya kadar da bu saflarda mücadele ettim. O zaman Türkiye sosyalist hareketinde iki akım vardı. Milli demokratik devrim ve TİP'in sosyalist devrim akımları. Biz birincisinin yanında yer aldık. Bunların arkasında eski komünist hareketten gelmiş insanlar vardı. Zaten bizim kuşağımızın bu insanlar tarafından iyi yönlendirildiğinden emin değilim.

- Hiç kendinizi eleştirmiyor musunuz?

S.K. - Elbette eleştiriyorum. Biz her şeyin kendimizle başladığına inanıyorduk. İlk biziz, diyorduk. Eski komünistler ise, örneğin TİP bizi silahlanmanın başlangıcında dışladı. Kıpırdamayın faşizm gelir dedi. TİP'in dışında iki mihrak vardı. Doktor Hikmet Kıvılcımlı ve Mihri Belli. Devrimci gençliğin yarısı birine, yarısı ötekine gitti. Ama bu iki insan parti değildi. Sorun, gençliğin bir - iki lideriyle görüş alışverişinde bulunmak değildi. Gençliğin heyecanını yönlendiremediler ve sahipsiz kaldık. Gruplara bölündük. 12 Mart macerası başladı. Kimisi Kızıldere'de öldü, kimi hapishaneye girdi, kimini astılar.

Kısacası, benim düşünceme göre, 1908'de Resneli Niyazi olup dağlara çıkan, 1919'da Mustafa Kemal'i, Kuva - yı Milliye'yi yaratan, 1960'ta Kızılay'da 555 K'ları yaratan geleneksel aydın eylemciliği, gençlik, 1968'de ilk kez sosyalizmle tanışıyordu, iyi yönlendirilemediği için ziyan olup gitti.

[Alıntı kutusu: Eski komünistler, örneğin TİP bizi silahlanmanın başında dışladı. Kıpırdamayın faşizm gelir dediler. Gençlik sahipsiz kaldı. Gruplara bölündük. 12 Mart macerası başladı. Aydın eylemciliği ziyan olup gitti]

[Fotoğraf altyazısı: 1972 yılında yayınladıkları "Beş Subay" bildirisi ile askerleri isyana teşvik suçundan yargılanan Sarp Kuray (ortadaki).]

[Fotoğraf altyazısı: Sarp Kuray'ın tutuklanışı ile 29 Ekim 1993 günü Milliyet'te yer alan haber.]

[Fotoğraf altyazısı: Sarp Kuray, Türkiye'ye hareketinden önce Paris'te bir kahvede arkadaşımız Mine G. Saulnier'in sorularını cevaplandırdı.]

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1