Sıcakkanlı insanlar ülkesi
Milliyet · 21 Aralık 1993
LONDRA'dan ve Floransa'dan örnekler veren Dino, bu kentlerdeki halkın direnmesi ile şehrin doğal görünümü ve suluetini bozan gökdelenlerin önlendiğini anlatıyor. O zaman soruyorum:
- Dolmabahçe Sarayı'nın ardındaki Swissotel'i gördünüz mü? Bu yapı yükselirken Dolmabahçe'nin ardında, kimse sokaklara dökülüp yürümedi İstanbul için...
Dino: - Ne yazık... Ama sanırım bu bilinç başlıyor. Bunu nereden biliyorum? Şoförle konuşurken, yol boyunca rastladığım insanlarla sohbet ederken anladım. Bu bilinç uyanmaya, hatta siyasal bir yön kazanmaya başladı zannediyorum. Nitekim Büyükada'yı korumak konusunda birtakım kurumlar örgütleniyor, toplantılar yapılıyor, çıkışlar oluyor.
- Büyükada'yı nasıl buldunuz yeni düzenlemesinden sonra?
Dino: - Birtakım kusurlar olmuş yine. Örneğin kaldırımlarda ve surları boşaltmak konusunda bazı hatalar yapılmış. Ama Büyükada'da, ancak İtalya'nın pek az yerinde rastlanacak kadar hoş bir 1900 havası esiyor hala. Eski kokuları, güzel ve çirkin kokuları olduğu gibi buldum. At pisliği kokusu, Büyükada'nın özelliği. Otomobil kokusundan bin kat daha sevimli.
İstanbul gibi dünyanın en güzel kentlerinden birinde o muhteşem su yollarına sırtını çevirip pis egzoz gazlarının arasında gidip gelmek azap verici bir iş. Zaten otomobilde giderken o muhteşem kenti seyretmek de mümkün değil. Can havliyle gidiyorsunuz her yere. Şoförlerimiz o kadar hızlı ve usta ki, her an hayatınızı kaybetmek tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyorsunuz. Ama hepsinin büyük usta olduğunu kabul etmek gerek!
DOST BİR ŞOFÖR
- Sizin bir şoför anınız da var İstanbul'da...
Dino: - Evet. O insanların sıcakkanlılığı şahaser bir şey. Bir tesadüf eseri, İstanbul'da üç kez aynı şoföre rastladım. Aynı şoförle yolculuk ettim. Üçüncü sefer, şoför boynuma sarıldı. Kim olduğumu bilerek değil, yalnızca sempati duyarak. Bu kentte üç kez aynı insana rastlanabiliyor diye sevinmiş olsa gerek.
Sonra Yeniköy İskelesi'nin yanında küçücük bir kahve vardır, açık hava kahvesi. Ayakkabılarımı boyatmak istedim. Yaşlı bir boyacı duruyordu köşede. İşaret ettim. Kutusunu getirmeden geldi. Ayakkabılarımı çıkardı, terlikler giydirdi. "Hava alsın ayaklarınız" dedi bana. Bu da yetmiyormuş gibi, ayakkabılarımı boyadıktan sonra bağlarını da değiştirmiş olarak getirdi. "Bu eski bağlar para etmez" dedi. Böyle şeyler başka ülkede olmaz. Böyle güzellikler yaşanmaz başka yerlerde.
Kuledibi'nde, o meşhur çekim günü (TRT'den Güneş Buharalı'nın gerçekleştirdiği Abidin Dino ve Melih Cevdet Anday belgeselinden söz ediyor) Melih'i beklerken, bir bakkal dükkanına girdim. Gazeteler orada satılıyormuş. Müthiş kalabalık bir bakkal. İki dakika içinde canciğer olduk. Ama iki dakika içinde. Bakkal, "Nereye gidiyorsun, otur, daha konuşacaklarımız var", diye önlüyordu arkamdan. Bu insanlar, bu sıcaklık, her gün, her an ancak İstanbul'da yaşanabilir.
Yine o çekim günü, istemeyerek, bilmeyerek Melih'i çok yordum. Ve farkına varmadan çok yordum. Çünkü maalesef, ikide birde yaşımı unutuyorum. Güzin ikide birde bana, "Bu yaştan sonra yapılır mı?" gibisinden laflar ediyor. Ve birdenbire hatırlıyorum ki, gerçekten çocuk değilim artık. Ama unutuyorum. Oysa Melih'i Galata Kulesi'nin epesine çıkardım. Hızımı alamamış gibi, oradan Cennet Bahçesi'ne, bir de Çiçek Pazarı'na götürdüm. Bu olacak şey değildi gerçekten. Güzel güzel bir köşede oturup sohbet etmek varken...
- Melih Cevdet'in yaşına uygun olarak değil mi?
Dino: - (Kahkaha atarak) Hayır, hayır. Eski delikanlılık günlerimizi hatırlayarak ben atıldım, ama aslına bakarsanız benim de gücüm yetmiyordu. Nefes nefeseydim ben de.
Sonra telefon edip özür diledim Melih'ten.
Melih, o günkü televizyon çekiminde tedirgindi. Makyaj yapılmasından falan hoşlanmadı. Haklıydı. Ama koskoca devlet adamları bile televizyon kameralarının karşısına çıkmadan önce süslü bayanlar gibi pudralanıyorlar. Demek ki sinema ve televizyonda doğruya varmak, yapaylıktan geçiyor. Yalnız sinema ve televizyonda mı? Şiirde bile, galiba doğruyu yakalamak lazımsa, ki lazım, yapay birtakım yollardan geçmek kaçınılmaz bir şey.
- Ya resimde?
Dino: - Hele resimde...
Abidin Dino ile bu röportajı yaptığımız günler, Türkiye'nin 1991 erken seçimlerine gittiği günlerdi. Ve Abidin, "Türkiye'nin bugünkü politikası" hakkındaki soruyu yanıtlamayı "O kadar uzun boylu değil..." sözüyle reddederek, siyasal partilerimiz hakkında şu değerlendirmeyi yapmakla yetinmişti: "Gazeteleri dikkatle okuduğum halde, […]"
ŞÖVALYELERİN SONUNCUSU
Abidin Dino'nun sesini kaydettiğimiz teyp bandı, ki artık bizim için kutsaldır, burada bitiyor. Abidin Dino, geçmişten konuşmak istemedi ve yurt dışında bulunduğu otuz iki yıl boyunca Türkiye'yi karalayıcı, kötüleyici bir demeç vermekten, çektiklerini anlatmaktan kaçındı. Abidin, usta kalemiyle her şeyi kendisi yazmak istiyordu. Efendice, kişisel zarafetine yaraşır biçimde. Yazmak istiyor muydu gerçekten?
Bilmiyoruz.
Biz kuşaklar boyudur sözlü bir kültürün çocuklarıyız. Yazıya bir türlü alışamadık, ısınamadık. İlerde, daha sonra yazarım derken, bir gün çok geç olacağını bir türlü kavrayamadık.
Abidin, daha güzel, daha iyi, daha eşit bir dünya için mücadele eden şövalyelerin sonuncusuydu. Çilelerle, başarılarla dolu bir anılar yumağı, bir tarih parçasını, çok önemli bir geçmişe ışık tutacak tanıklığını, yine toplumsal belleğe geçirmeden Abidin'le birlikte gömüyoruz.
[Fotoğraf altyazısı: Dino, yurt dışında kaldığı 32 yıl boyunca Türkiye'yi karalayıcı, kötüleyici demeç vermekten kaçındı] [Fotoğraf altyazısı: Sanatçı, izlenimlerini Mine Saulnier'e anlatırken...]
