Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1994

Gazeteciyi bunaltan baskılar

Milliyet · 25 Mart 1994

İNGİLİZ The Independent gazetesinin Ortadoğu uzmanı Robert Fisk, devlet politikacılarının bir tür sözcük çarpıtılması aracılığıyla basını kendi görüşlerinin yayılmasına nasıl alet ettiği yolunda ilginç örnekler verdi. Robert Fisk'in görüşlerine göre, özellikle "terörist" sözcüğü, devletler tarafından basının manipüle edilmesinde kullanılıyor, örneğin Batı'nın hiçbir medyası, Filistinlileri öldüren asker ve İsrailli siviller için asla "katil" ve "terörist" sözcüklerini kullanmıyor. Verilen haberlerde Filistinlileri öldüren askerler "milis", teröristler ise "fanatik" olarak adlandırılıyor. Robert Fisk'e göre, ABD'nin yerleştirdiği terörizm terminolojisi, "terörist" sözcüğüyle halkı korkutmakla kalmayıp, kamuoyunun, yapılan eylemin nedenleri ve sonuçları üzerinde sorgulama yapmadan verilen haberi kabul etmesini sağlıyor. Amerikan terminolojisinde terörizm, "bizden olmayan herkes teröristtir" mesajını içeriyor. Böylece Afganistan'da "kendilerinden olup" terörist eylem yapanlar, "isyancılar" sözcüğüyle sunuluyor.

Robert Fisk'in, kamuoyunun kafası karıştırılmamak kaygısıyla medyalar tarafından tabi tutulduğu "iyi niyetli" sansür konusunda anlattığı ilginç bir anısı da var. Bosna - Hersek'te bir Müslüman çiftin günlük yaşamı hakkında TV filmi çeken Fisk, olayı şöyle aktarıyor:

"Evlerine su taşıyan Bosnalı çift, günlük yaşamlarını anlatıyorlardı. Koca konuştuktan sonra, bir ara kadın kendini tutamayıp bağırdı: Ben Yahudiyim ve bu çektiklerimiz İkinci Dünya Savaşı'ndan beter!"

Bosna'da pek çok Yahudi, İkinci Dünya Savaşı sırasında Müslümanlık kisvesi altına saklanmış ve öldürülmekten kurtulmuşlardı. Kadının bu konudaki tanıklığı, çarpıcıydı. Oysa bizim televizyon yönetimi, mesaj sansür gerektirdiği için değil, ama Bosna'da olanlar konusunda dünya kamuoyu bilinci Müslüman, Hırvat ve Sırp olarak bölümlendiği için, seyircinin kafası karışmasın diye bu bölümü gösterilen filmden çıkardı."

İngiliz ve Kıbrıslı gazeteci Zenon Stavrinides'in, Kıbrıs sorununun çözülememesinden önemli ölçüde Yunan basınının sorumlu olduğunu açıklayan ve örnekler veren konuşmasının ilgiyle karşılandığı toplantıda, Türkiye'deki basının durumu, sansür açısından pek çok demokratik Batı ülkesine parmak ısırttıracak özgürlükte olarak ele alındı. Ancak, Türkiye'de Güneydoğu krizi ile ilişkili olarak yansız gazetecilik yapmanın artık bir ölüm kalım sorunu olduğu belirtildi. Ve gazetecilerin bu bölgede çalışabilmelerinin nasıl imkansızlaştığı ve bu bölgeyle ilgili olarak araştırma ve yorum yapmalarının zorlukları üzerinde duruldu. Türkiye'de yaşanan basın ve televizyon patlamasının incelendiği toplantıda, en vurucu ve etkileyici gazetecilik tanıklığını, Cezayir'de yaşananlar oluşturuyordu.

Le Monde'un ünlü Kuzey Afrika muhabiri Paul Balta, Cezayir devriminden bu yana basına uygulanan sansürü belgelediği bildirisini şu sözlerle bitiriyordu:

"Tarih oluştuktan sonra, yeniden yazmak ve ben demiştim, demek kolaydır. Ancak, 1970'li yıllarda Cezayir basını özgür bırakılsaydı, bugün Cezayir'de yaşananlar belki yaşanmazdı."

Forumdan kısa süre önce Fransa'ya iltica eden Cezayirli genç bir kadın gazeteciyle, toplantı sonunda konuştuk. Adını, ülkesindeki rejim ve rejim karşıtları tarafından izlenmesi dolayısıyla saklı tutacağımız genç kadın gazetecinin anlattıkları, ibret verici.

KADIN GAZETECİNİN ÖZGÜR BASIN SAVAŞI

Adını A.D. olarak vereceğimiz Cezayirli kadın gazeteci 36 yaşında ve dokuz yıldır gazetecilik yaptığı ülkesinin, gözleri önünde yavaş yavaş batışını, medyalara uygulanan sansürün bu batışa nasıl etkili olduğunu şu sözlerle anlatıyor:

"1985 yılında, Cezayir rejiminin beslediği bir gazetede çalışmaya başladım. Ekonomi ve politika haberleri tümüyle hükümet kaynaklı olduğu için, bizlere toplum olaylarıyla ilgilenmek kalıyordu. "Duaya duran çocuk portreleri" adlı bir röportajımda, 10 ve 12 yaş çocuklarının okullarda gördükleri dini eğitim hakkında söyledikleri yer alıyordu. Cezayir'in yeni kuşak öğretmenleri, bu çocuklara cehennem korkusunu, Allah'ın gazabını aşılıyorlar, çoğulcu insanlık değerlerini bir yana bırakıp Müslüman olanlar ve olmayanlar biçiminde bir ırkçılığın öncülüğünü yapıyorlardı. Bu çocuklar, ailelerine "hak yoluna" dönmeleri için baskı yapmaya başlamışlardı. Söz konusu röportaj, bir camiin cuma vaazında imam tarafından "Allahsız, kitapsız ve komünist" olarak damgalanmama yol açtı. Aynı dönemde, Cezayir rejiminin sonradan kendisine başkaldıracak İslamcıları desteklediğini ve İslamcılığı, halkı bütünleştirecek bir öğe olarak kullandığını bilmiyordum. Bir vilayette, alkol satışının engellenmesi ile ilgili yaptığım röportaj, ucu devletin kullandığı bazı İslamcılara da yandığı için asla yayınlanmadı.

5 Ekim 1988'de önüne geleni yakıp yıkan, talan eden bir gençlik isyanı başladı. O günlerde yaptığımız yazı işleri toplantıları, gerçekten bir manzara idi: Gözlerimiz önünde az rastlanır bir toplumsal şiddet olayı yaşanırken, işlememiz istenen konular itfaiyecilerin cesareti ve çocuklarına sahip olamayan ailelerin suçlanmasından ibaretti. Gazetecinin seçimi ya bu konuları işlemek, ya da hiçbir şey yazmamaktı. Ben bir şey yazmamayı tercih ettim.

Bu olayları izleyen günlerde, olağanüstü hal ilan edildi ülkede. 30 kadar gazeteci haber verme özgürlüğü konusunda bir bildiri hazırladılar ve AFP aracılığıyla yayınladılar. Cezayir bağımsız gazeteciler hareketi doğmuştu. Ama uzun sürmedi, bağımsız kalamayacaktı.

Ordu, çok geçmeden ayaklanan halka ateş açtı. İktidar, cankurtaran simidine sarılır gibi demokrasiyi getireceği sözünü verdi. 89 yılında, yeni anayasa siyasal partilerin kurulmasına izin verdi. Yine aynı hükümet gazetesinde, yeni yansız basın anlayışı içinde çalışmaya çalışıyordum. FIS ve 50 kadar parti, meşrulaştırılmıştı. Belediye seçimleri dolayısıyla, her partiyi objektif ve eşit biçimde kamuoyuna tanıtıyorduk.

FIS partisinin ilk gövde gösterileri, İslamcı akımın ne kadar geniş boyutlara ulaştığını gözler önüne serdi. Binlerce çarşaflı kadın sokaklarda Kuran'ı birer silah gibi havaya kaldırıyor, İslamcı tezi savunuyordu. Olayları izleyen gazetecilerden biriydim ve İslamcıların sayısal çokluğu, inanç güçleri karşısında sarsılmıştım. Aralarında başım açık dolaşıyordum. Henüz şiddet yoktu. Benim için önemli olan, gazeteci kimliğimle bu hareketin nasıl olup böylesine yandaş topladığını anlamaya çalışmaktı.

90 yılının haziran ayında, FIS ezici bir üstünlükle belediye seçimlerini kazanınca, gazetelerin yazı işlerinde gerçek bir deprem yaşandı. Bir meslektaşla birlikte, FIS'in yönetimi yeni belediyelerle ilgili bir yurt gezisine başladık. Hazırladığımız dosya, hiçbir yan tutmaksızın, bu tarafsız röportaj yapmak ve FIS'in yalnızca bir çapulcular birliği değil, kendi seçkinlerine sahip bir siyasal kurumlaşmaya doğru gittiğine tanıklık etmekti. Yazdığımız makaleler, ortalığı birbirine kattı ve bazı gazeteciler bizi "FIS'in propaganda aracı" haline gelmekle suçladı.

Basında yepyeni bir sorgulama başlamıştı. Objektif mi olmamız gerekiyordu, yoksa Cezayir'in bir numaralı siyasal partisine sansür mü uygulayacaktık?

[Fotoğraf altyazısı: Cezayir'de FIS Partisinin gösterileri, İslamcı akımın ne geniş boyutlara ulaştığını gözler önüne serdi. Gazetecilerin görevi bunu objektif bir biçimde değerlendirmekti.] [Fotoğraf altyazısı: Haberler nedeniyle hem köktendincilerin hem de hükümetin baskısına dayanamayıp ülkesini terketmek zorunda kalan kadın gazeteci korku içinde yaşıyor ve kimliğini saklıyor.]

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1