Taşlaşan türkiye ve "layık"ları
Milliyet · 31 Mayıs 1994
Milliyet gazetesi, 26 Mayıs günü, Fransa'da 1789 Fransız devriminin insan hakları bildirisine dayanarak, başörtüsü taktıkları için atıldıkları okula aynı başörtüsüyle geri dönmek hakkını mahkeme kararıyla kazanan iki Türk kızının öyküsünü manşetten verdi. Aynı gün yine Milliyet'te, otuz dünya gazetesinin aynı zamanda bastığı ve Cezayir'de dincilere karşı oldukları için öldürülen gazetecilerin yazılarından oluşan dizinin ilk bölümü yer alıyordu.
Kimi okurlarımız, Cezayirli gazetecilerin yazılarına hiç önem vermeden, manşetteki haberi dincilerin ekmeğine yağ sürdüğünü söyleyerek eleştirilerde bulundular. Bu eleştirilerin gerisinde ise, şöyle bir mesaj vardı: "Milliyet eğer gerçekten laik bir gazete ise, dincilerin kazandığı puanları yazmamalı, üstünlüklerini görmezden gelmeli, saklamalı, gizlemeli, sözünü bile etmemeli..."
Gazetecilik dilinde, kendi kendine yayın kısıtlaması uygulamak anlamına gelen böyle bir sansür, polis ve devlet eliyle sansür uygulamaktan daha tehlikeli bir toplum çöküşüdür.
Kimi okurlarımızın bu "sansürlü" gazetecilik isteği ise, ister istemez yine bu sütunlarda yayınladığımız "Gazeteci nedir, ne değildir?" dizisinde yer alan Cezayirli kadın gazetecinin deneyimini akla getiriyor. Genç gazeteci, Cezayir'de çocuklara verilen dini eğitimin aile bağlarını tahrip ettiğini yazınca, kökten dinciler tarafından Allahsız, kitapsız ve komünist olarak damgalanmış; seçimleri kazanan aşırı dinci bazı yöneticilerin başarılarına ilişkin bir haber yazınca da din propagandası ile suçlanmıştı.
KORKU VE TABU
Türkiye, toplumsal belleği olmayan, geçmişten hiçbir ders almayan ve gerek siyasal, gerekse düşün alanında hep aynı, hep aynı yanlışların kısır döngüsünde, kafasını vura vura dönen bir ülke. Biz yansız ve özgür olmaya çalışan gazetecilere, "Bu ülkede açık açık din ve dinci eleştirisi yapmak hakkı yok. Dolayısıyla siz laik gazeteciler de, dinci kesimin işine yarayabilecek türden haberleri vermek hakkını kullanmamalısınız" deniyor.
Hak verilmez, alınır. Bugün Türk aydınları, Mustafa Kemal'in kendilerine armağan olarak dağıttığı haklardan yararlanmamanın, bu kazanılmadığı için değeri bilinmeyen haklara sahip çıkamamanın faturasını ödemeye hazırlanmaktadırlar. Aramızda, sesini kalın çoğunluğa duyuramayan, ama yılmadan mücadele eden gerçek laikler olduğu gibi, başlarına geleceklere "layık" ve aydın olmayı İngilizceyle sulandırılmış bulamaç Türkçe konuşmak, vergisiz köşe dönmek, şıkırdım giyinmek ve telsiz telefonlu arabalarla tümüyle yabancılaştıkları kalabalıkların arasından sıyrılmak sanan budalalar vardır.
Laik bir ülke, insanların dindarım ve örtünüyorum demek hakkına sahip olduğu kadar, dinsizim, dinin bu biçimine karşıyım ya da irticaya irtica demek hakkına sahip olan insanların yaşadığı ülkedir.
Korku ve tabu, toplumları taşlaştıran en büyük iki tehlikedir. Taşlaşan toplumlar, günün birinde mutlaka parçalanırlar. Mustafa Kemal Atatürk'ün tabulaştırılması, bugün daha sonra bir başka örneğini görmediğimiz en büyük Türk liderini parçalamak isteyen kesimlerin ekmeğine yağ sürmüştür. Sansür ettiğimiz her konu sarpasarmışır.
Türkiye'de gerçek laikler, inandıkları kavramlara gerçekten sahip çıkmalı ve düşündüklerini açıkça söylemeli ve eleştirilerini açıkça yapmalıdırlar.
"Layık"ların ise, yaşadıkları kurtarılmış bölgelerden, gölgelerden, barlardan ve gettolardan çıkıp ayılmaları zamanı gelmiştir.
Paris'te bir Türk gazetecisi olarak, "uzaktan maval okumak kolay" diyeceklere verecek tek yanıtımız var: Siz yakından ne okuyorsunuz?
