'Adalara çıkardık'
Milliyet · 15 Kasım 1994
PARİS'te sabah dokuz. Türkiye'yle Yunanistan'ın Ege Denizi'nde yaşadığı gergin saatler... Paris'in umuru değil. Gerinerek uyanan bir dev gibi, yeni yeni canlılık geliyor sokaklarına. Köşedeki gazete bayiinden Milliyet alıyorum. Manşet, "Donanma Ege'de..." Fransızcada bir deyiş vardır: "İkinin arkasından mutlaka üç gelir" denir.
Savaş kapıda mı? O savaş ki, 1987 yılında çıkmasına ramak kalmıştı ve her şeyin olabileceği bir 24 saati, Türk basınından Güneri Cıvaoğlu en yakından, Turgut Özal'ın yanından izlemişti. Telefon çalıyor. İstanbul Milliyet.
'HİÇ HAVYAR YEDİN Mİ?'
Güneri Cıvaoğlu, Paris'te. Bulup konuşmam, 1987 yılında yaşadıklarını dinlemem ve aktarmam isteniyor. Seviniyorum. Güneri Cıvaoğlu'nu ilk kez, yine Paris'te tanıdım. Bir bankanın açılış kokteylinde boyayla havyara benzetilmiş balık yumurtası yiyorduk. Bana, "Sen hiç gerçek havyar yedin mi?" dedi.
"Hayır" yanıtını alınca, aynı gece birkaç gazeteci arkadaşı da yanımıza alıp, "Dünyanın en güzel caddesi" diye anılan Champs Elysees üzerinde bir havyar lokantasına götürdü bizi. İlk kez gerçek havyarı, Güneri Cıvaoğlu'nun ikramıyla yedim.
Cıvaoğlu'nun telefondaki sesi dost, sevecen. 1987 yılında, bir Londra otelinde ve Turgut Özal'la başbaşa yaşadığı savaş gerginliğini anlatırken, hem buruk, hem takdir dolu bir heyecan içinde konuşuyor. Sözleri, seçkin bir gazetecinin dinginliğiyle özenli, biçimli, profesyonel bir tanıklığı oluşturuyor, ama satır aralarında, Özal'ın o günlerdeki devlet adamlığını onayladığı, beğendiği ve özlediği anlaşılıyor.
GERGİN SAATLER
Ve Güneri Cıvaoğlu, Londra havaalanında bir uçak, Türk Başbakanı'nı Rusya üzerinden Türkiye'ye götürmek için motorları çalışır durumda beklerken yaşanan o gergin saatleri şöyle anlatıyor:
"Turgut Özal, 1987 yılında ABD'de geçirdiği kalp ameliyatından dönerken, bir günlüğüne Londra'da duraklamıştı. Aynı otelde kalıyorduk. Kendisiyle yurda dönüş bağlamında, siyasal olaylara bakışı üzerinde bir söyleşi yapmak istedim.
Özal, hayati önemi olan bir ameliyattan geçmişti. Kendisine fazla yorulmaması için Başbakanlık Konutu'nda televizyonlar ve elektronik donanımlarla bütünleştirilmiş özel bir büro hazırlanıyordu.
Gerek hükümet, gerekse ANAP Genel Başkanlığı görevlerini bu bürodan ve bir iç kabineyle Türkiye'yi yönetmesi söz konusuydu. Sağlık nedeniyle mümkün olduğunca az kimseyle teması sağlanmaya çalışılıyordu. Tabii bütün bunlar birer gazetecilik olayıydı.
Ben kendisine konuyla ilgili sorular yöneltmek istedim. Akşam, onun odasında bulunuyorduk. Başka gazeteci yoktu. Ben yalnızdım.
Oysa Türkiye'yle Yunanistan arasında büyük bir gerginlik yaşanıyordu. Yunanistan, Ege Denizi'nde petrol arama izni vermişti. Daha önceki aşama, petrol arama konusunda bir firmanın görevlendirilmesiydi. Bu görevlendirmenin, izne dönüşmesi gündeme gelince, zamanın Cumhurbaşkanı Kenan Evren, böyle bir izin verilmesinin 'savaş nedeni' olduğunu açıklamıştı. Donanmamız Ege'ye açılmak üzereydi; savaş çıkabilirdi.
UÇAK BEKLİYOR
Özal'ın odasının bulunduğu koridorun üzerinde başka bir odada, Büyükelçi Cem Duna'yla şimdi Dışişleri Müsteşarı olan Özdem Sanberk, SSCB Büyükelçiliği ve Ankara'daki Dışişleri Bakanlığı kanalıyla Özal'ın uçağının Yunanistan'la bir savaş halinde sabaha karşı Rusya üzerinden Türkiye'ye dönebilmesini sağlamak üzere bir uçuş rotası üzerinde anlaşmaya varıyorlardı, çünkü savaş çıkması halinde Özal'ın uçağının Balkanlar'dan dönmesi tehlikeli görülmüştü.
Uçak, motorları çalışır durumda, her an kalkmaya hazır olarak Londra havaalanında bekletiliyordu. Valizler hazırdı. Yani Türkiye, savaşın eşiğindeydi.
Turgut Özal gün boyu, büyük bir maratona girmişti. Türkiye'nin haklılığını anlatmak üzere belli başlı dünya televizyonlarına art arda randevular vermişti. Nekahat devresinde olmasına rağmen, inanılmaz bir tempoda çalışıyordu. 15 - 20 dakikada bir televizyon ekibi, bir gazete muhabiri geliyor, çıkıyor, yerine yenileri giriyordu.
Otelde özel bir kat kiralanmıştı. Çeşitli odalarda gazeteciler, kendilerinden önce giren televizyon ve yazılı basın üyelerinin çıkışını beklerken, birinciler kameralarını, ışık düzenlerini hazırlıyordu. Sıraları gelince, içeri giriyorlar ve Turgut Özal başlıyordu konuşmaya.
ENFORMASYON
Özal, 24 saat içinde, görülmemiş bir enformasyon bombardımanı yaptı. Türkiye, bir anda dünya kamuoyunda öne geçti.
Bu arada, herhalde, ABD'yle İngiltere, Almanya gibi ülkelerle diplomatik temaslar içersindeydi. Bu yanını tam olarak çözebilmiş değilim, ama en büyük savaşı medyayla yaptığı kesindi. Bütün büyük gazete ve televizyonlar, Türk Başbakanı'nın savaş arifesinde, savaşın çıkmaması için barışçı, fakat kararlı çabasından söz ediyordu.
Özal, bu medya çıkarmasına başlamadan önce Kenan Evren'in mutabakatını sağlamıştı. Turgut Özal, Cumhurbaşkanı Evren'e telefonda: "Ben sizin 'savaş nedeni' sözünüzü, 'petrol aramalarına fiilen başlanırsa savaş nedeni sayarız', biçiminde anladım" dedi. Evren de: "Aynen böyle söylemiş bulunuyorum, gayet iyi anlamışsınız" yanıtını verince, Özal rahatladı ve gerek diplomatik, gerekse medyatik girişimlerini bu saptama üzerine yoğunlaştırdı.
Sözkonusu temas trafiği, gece de aynen sürdü. Sonra odasında oturuyorduk. Yalnızdık. Yanyana oturmuş, televizyonu izliyorduk. Televizyonda, Brüksel'deki Yunanistan Büyükelçisi'nin, petrol arama çalışmalarının fiilen başlamaması dolayısıyla bir savaş çıkmayacağına ilişkin sözlerini dinledik. Bu haber üzerine Turgut Özal, çok rahatladı ve, "Bu büyükelçi, bu konuşmayı kendi kendine yapamaz. Dolayısıyla savaş tehlikesinin ortadan kalkmış olduğunu söyleyebilirim" dedi.
"SAVAŞ ATLATILMIŞTI"
Gecenin ilerlemiş bir saatindeydik. 21.00, 22.00 sularındaydık. Özal, Brüksel'den gelen Yunanistan Büyükelçisi'nin sözlerini doğrulattı. Ankara'dan, Atina'dan gelen yanıtlar, Özal'ın teşhisini doğrular nitelikteydi. Savaş tehlikesi gerçekten atlatılmıştı.
Turgut Özal'ın önünde bir çikolata paketi duruyordu. Yemesi yasak olduğu halde, başladı çikolata yemeye.
Kendisine, 'Doktorunuzun (Cengiz Aslan) yokluğundan yararlanıyorsunuz,' dedim. 'Semra Hanım da yok,' diye güldü ve üç dört tane daha yedi. Sonra Can Pulak geldi ve çikolataları kaçırdı. Özal'ın neşesi yerine gelmişti. Biraz sohbet ettik kendisiyle.
'Savaş çıksaydı, ne olurdu?' diye sordum. 'Savaş olsaydı, çok kötü olurdu' dedi ve 'Çünkü biz derhal adalara çıkardık, hazırlığımız bu yöndeydi' diye devam etti. 'Daha sonra hava kuvvetlerimiz yukarıdan, Trakya'dan Yunanistan'a girerdi. Fakat orası dar bir koridor olduğu için Yunanlılar dayanabilirler, girişimizi uzatabilirlerdi. Sonuçta bizim uçaklar Yunanistan'ı altüst ederler, taş taş üstünde bırakmazlardı. Onlar da bizim Ankara, hatta Sivas'a kadar girebilirler.
Pek çok tesisimizi, hatta İstanbul'da çok yeri bombalayabilirlerdi. Dolayısıyla iki ülke de böyle bir savaşta, 30 - 40 yılda yeniden inşa edilemeyecek kayıplara uğramış olurdu. Son durumda, biz adalara girmiş olarak masaya otururduk. Böyle bir savaş zaten 48 saatten fazla sürmez. Büyükler derhal müdahale eder' dedi.
Bildiğiniz gibi o zaman SSCB de, dünyada süper güç olarak yer alıyordu. 'Bu savaşı iki günde durdururlar, biz de barış masasına otururduk, üstelik bu kez adaların üzerine yerleşmiş olarak otururduk' dedi ve sözlerini 'Ancak, bütün bunlar temenni edilecek şeyler değildir, çünkü iki ülke de perişan olurdu' diye bitirdi.
Özal, konuşmadan sonra yatağına girip yattı. Havaalanında motorları çalışır durumda bekletilen uçak iptal edildi, ama ben savaş halinde bir ülkenin nasıl yönetildiğini, hangi kararların nasıl alındığını ve devlet mekanizmasının nasıl işlediğini, görgü tanığı olarak yaşadım, bu anları birer fotoğraf olarak belleğime kazıdım."
[Fotoğraf üzerindeki alıntı kutusu: "Özal'a savaş çıksaydı ne olurdu diye sordum. 'Çok kötü olurdu' dedi ve şöyle devam etti; 'Çünkü biz derhal adalara çıkardık. Uçaklarımız Yunanistan'ı altüst eder, taş taş üstünde bırakmazlardı"]
