Kıskançlığın anatomisi
Milliyet · 6 Ağustos 1995
Hava puslu ve sıcak. Paris, kubbesi açık bir hamamı andırıyor. Sen nehrinin buharı kenti dolanıyor, üstümüze yapışıyor ve ter olarak akıyor vücutlarımızdan. Kış gerilimleri yerini bir derin rehavete bırakmış, aheste bir tempoda akıyor yaşam. Suffren bulvarının bitimindeki bir kahveye kurulmuş, papuçlarımı çıkarıp güneşe sunmuşum ayaklarımı. Kocaman bir bardaktan, içinde buzların şıngırdadığı Diabolo Menthe'ımı yudumluyorum. "Şeytan Nanesi" anlamına gelen nane şurubu, serin bir el gibi kayıyor boğazımdan. Ürpertiler içinde Eyfel'i gözlüyorum hayranlıkla.
Yağmur başlıyor birden. Paris yazlarının kaprisli kadın ağlamasını anımsatan o ünlü sağanaklarından biri. Yağmuru ıslanmadan seyretmek hoştur. Yandaki masada olup bitenleri izlemek de öyle. Bir çift oturuyor masada. Gencecik bir kız. Balık etinde, yeşil gözlü, kumral. Gencecik, ama gözünü süzüşünden saçını savuruşuna, "ben bir dişiyim" diye bağırıyor dünyaya. Karşısındaki erkek, kendisinden en az 30 yıl önce gelmiş dünyaya. İnişte olan hayatı, kıza rastlayınca kaymış, iyice belli. Kızın gözleri fıldır fıldır, oysa adam, ondan başkasını görmüyor. Masanın üstüne eğilmiş, kızın göğüslerinden içeri girmek ister gibi. Mutsuz bakışlarını, ısrarlı bir yakarışla dikiyor kızın ilgisiz gözlerine. Bölük pörçük tümceler çalınıyor kulağıma:
"Kimdi o?" diyor adam. Karşılık: "Tanımazsın.."
"Yemeğe çıktın onunla."
"Yemek yedim o kadar"
"Daha önce de yemiştiniz birlikte."
"Ne olmuş yani? Yerim, yemem."
"Senin özgürlüğünü kısıtlamıyorum ki ben?"
"Kıskançlığın beni sıkıyor."
"Ben kıskanç değilim, yalnızca bilmek istiyorum."
Adam sesini daha da alçaltıyor. Kız hırçın bir hareketle kalkmaya davranıyor. Kızın eline yapışıyor, kendisine çekiyor, öpmek istiyor. Kız yüzünü kaçırıyor ve tokat patlıyor. Kahvedekiler görmezlikten gelmeye çalışıyorlar, ama gülümseyişler, yana çevrilen bakışlar, anlayış dolu. Kıskançlığı anlıyorlar. Aşık kavgası güzeldir, diye düşünüyorlar.
Marcel Pagnol, anılarında dedesinin başına gelen bir olayı anlatır. Dede Pagnol, bu yüzyıl başında bir duvarcı ustasıdır. Marsilya dışında bir kilisenin onarımı için altı ay gurbette çalışır. Karısına her gün mektup yazan dede Pagnol, o süre içinde bir kadınla birlikte yaşar ve karısı, mektupların seyrelmesinden durumu anlar. Zaman geçer, dede Pagnol Marsilya'ya ve ailesine döner, ancak karısının tüm ithamlarına karşı onu aldattığını inkar etmekte devam eder. Yıllar sonra, dede Pagnol 90 yaşında ve ölüm yatağındadır. Kendisinden daha az yaşlı olmayan karısı, büyükanne Pagnol kocasına yalvarır, "Bak artık ölüyorsun, ne olur bana gerçeği söyle, o kadınla beni aldattın mı?" der. Dede Pagnol, dayanamaz ve itiraf eder: "Evet, altı ay o kadınla yaşadım, ama gördüğün gibi sana döndüm ve yalnızca seni sevdim," der.
Marcel Pagnol'ün büyükannesi bir kaplan gibi atılır dedenin üstüne ve ağzında kalan son dişini can çekişen kocasının göğsüne saplar. Pagnol ailesi, feryat figan, güç alırlar yaşlı adamı, yaşlı kadının elinden.
Ah kıskançlık... Ne kadar uzun ömürlü, ne kadar derin bir kin, ne kadar ince bir sızısın, nelere kadirsin sen!
