Ecel terleri döktüm
Milliyet · 3 Eylül 1995
Denizanalarının yaşamına bayılıyorum. Yaz deyince tatili, denizin ayaklarımı ıslattığı elli santimlik bir kıyı şeridine yayılıp güneşte erimeyi anlarım ben. Bizim bey ise (kendisi biraz Fransızdır), karşısında denizi görünce Türkiye'de bir yerlerden bir yerlere deniz yoluyla geçilir sanıyor. Türklerin aslında sularla çevrili, fakat tuzu kuru bir kara ulusu olduğunu, yalnızca dört teker üstünde yer değiştirdiğini ve denizin onlar için yalnızca kıyısında cıp cıp yapılması ya da uzaktan bakılması gereken büyükçe bir su birikintisinden ileri gitmediğini çok anlatmaya çalıştım, fakat anlatamadım.
Ben Kadırga koyunun renkli çakıllarına yayılmış, güneşe karşı sabırla erimeyi bekleken, "Tekne tutup Ayvalık'a gidelim," diye tutturdu. Ben deniz 50, bizim bey ise 105 kilo çeker. Bu yüzden hep onun dediği olur. Bir süre sonra Kadırga Motel'in Yahya'sı, müjdeyi verdi: Bizi Ayvalık'a "atacak" balıkçı kaptan bulunmuştu. Kara kuru, ezik bir adamdı. İyi bir denizciydi ama, sağır olduğu için aynı zamanda dilsizdi. Uzaktan görenlerin küfür sanabilecekleri bazı el hareketleriyle Kadırga'yı Ayvalık'tan ayıran 22 mili belli bir ücret karşılığında aşmak üzere anlaştık.
Benim içim pek rahat değildi, ama bizim beyin caydırıcı kiloları ağır bastığı için ertesi sabah bavullarımızla kıyıdaydık. Bir de ne göreyim? Minicik bir balıkçı teknesi, yarıdan kesilmiş su bidonuna bağlı egzoz borusundan çıkardığı patırtıyla bizi bekliyor. Arkama bakmadan çark etmeye hazırlanırken, bizim bey tekneye atlamıştı bile. Çarnaçar, sağır dilsiz kaptanın yanına iliştim. Bizim bey, boğuk bir sesle
yokluğunu bildirdiğim telsiz, simitlerini ve cankurtaran "gereksiz bir lüks" olarak niteleyerek sadist bir kahkaha attı ve vites kutusunu gösterdi. Teknenin hızı, vitesi motora bağlayan mavi bir camaşır ipiyle belirleniyor ve ha koptu ha kopacak bu ip, bacaklarımın arasından geçiyordu. Sağır dilsiz kaptan arada bir su bidonuna bağlı egzoz borusuna göz atarken, tekne dalgalarla, bendeniz de kaideme dayak atan tahta sırayla boğuşmaya başladık.
Ege denizinde kaybolan cesedim ve öksüz kalan oğlumu düşünerek, bizim beyin sülalesine iltifatlar yağdırıyordum ki, sağır dilsiz kaptan bilinen hareketleriyle bir şeyler söyledi. Aslında daha büyük bir teknesi vardı böyle yolculuklar için. Ancak kopuk egzozunu tamir ettirmek için Ayvalık'a bu hurdayla yola çıktığımızı, başka bir deyişle bizi ne kadar "kuş" yerine koyduğunu anlatıyordu. Kendisinin gözlerini oyup ağzına tıkacak durumda değildim. Çünkü sol elim yanımdaki paslı demire, sağ elim kaidemi döven tahta sıraya yapışıp kalmıştı. Dalgalarla kaynayıp güneşte piştiğimiz üç saatlik bir sürenin sonunda Ayvalık limanına girdik. Kıyıya ayağımı basar basmaz çıkardığım ultrason sesler, sağır dilsiz kaptana ilaç gibi geldi. Konuşmasa bile, artık duyuyor. Benim kaide, bir hafta oturma cezalı. Bizim bey ise Cunda açıklarında bir yerde, balıklara yem oldu. Bizim bu tekne ile 22 mil açık deniz yaptığımıza çok şaşıran Ayvalık balıkçıları, birkaç gün önce aynı güzergahta batan bir tekneden 4 kişinin cesetlerinin bile bulunamadığını anlattılar.
Sizin anlayacağınız, kimse işlediğim cinayetten kuşkulanmayacak.
