ÇÜK olsaydım, böyle olmazdı
Milliyet · 10 Eylül 1995
Son zamanlarda Türkiye'de çok önemli kişilerin sayısı pek arttı. Bu kişiler çok önemli olmakla kalmayıp İngilizce'yi Türkçe'den daha iyi konuştuklarından, kendilerine "Very Important Person"un kısaltması olan VIP deniyor. Sevgili Ali Sirmen, bu sözcüğü dilimize "Çok Ünlü Kişi"nin kısaltması "ÇÜK" olarak kazandırdı. Epeyce güldükten sonra düşündüm ki, bunun bir de karşıtı, yani "Çok Önemsiz Kişiler" de olmalı ve "ÇÖK" diye anılmalıdırlar. Böylece isimsiz kalabalık tanımından sıyrılır, yıllardır çektikleri eza ve cefaya uygun bir düzeye kavuşmuş olurlar.
ÇÜK'lerin giderek kabaran sayılarına karşın, ÇÖK'lerin hala ve yine ezici çoğunlukta olduklarını, bizzat bu sınıfa dahil bir vatandaş olarak İstanbul Atatürk Havalimanı'nda gördüm ve yaşadım. Uzun bir yaz tatilinden sonra bizi Türkiye'den koparıp yeniden gurbet ellere atacak olan Paris uçağı, 30 Ağustos gününe denk gelmişti. Sabah 8.30'da havalimanında olabilmek için bir saat önce Cihangir'den yola çıktık. Ancak yolları kesen güvenlik güçlerimiz, yurtsever bir gazeteci olarak benim, böylesine önemli bir milli bayram gününde ülkeyi terketmemi onurlarına yediremiyorlardı. Çevre yoluna bütün çıkışlar tutulmuş, vatanın bütün kaleleri, pardon caddeleri zaptedilmişti. Bir turist otobüsüne geçit verdiğini gördüğümüz trafik polisine yaklaşarak, "bizim de havalimanına gitmek durumunda olduğumuzu, geçip geçemeyeceğimizi," sormak istedik. Soru dinlenmediği için cevap niteliğindeki emir kesindi: "S....!"
"Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!" buyruğunun, zaman içinde biçim değiştirdiği anlaşılıyordu. Ancak kahraman trafik polisi, bizim ne yana "S...miz" gerektiğini açık ve net olarak belirtmiyordu. Döne dolaşa, kadim E5 karayoluna ulaştık ve Atatürk Havalimanı'nı bulduk. Ancak Türkiye, yalnız benim değil binlerce ÇÖK'ün de böylesine önemli bir milli bayram gününde vatanı terketmesini istemiyordu. Alanın kapısından girebilmek için yarım saat kuyrukta bekleyip, öne geçmeye çalışan bazı kendini bilmez ÇÖK'leri bir güzel dövdükten sonra valizleri kaydettirmek için sıraya girdik. THY'nin tüm kürsüleri işgal edilmiş, yetmiş iki milletten ÇÖK, karmakarışık saatlerde yedi düvele kalkan uçak seferlerine aynı anda hücum etmişti. Paris yolcuları bu yana, Berlin yolcuları şu yana diye bir düzen kurulsa, elbette böyle bir kargaşa yaşanmazdı. Ama, Anafartalar zaferi karışık düzende süngü hücumuyla kazanılmıştı ve biz kahraman Türk milleti, cefa çekmeden gelen sefaya sefa mı derdik? Pasaport sırasında namaz kılanlar biraz dinlenebildiler. Çünkü yere uzanıyorlardı. Biz, bir gün öncesinin uçağını bekleyen, hasta olan ve secdeye gelmiş ÇÖK'lerin üstünden uzun atlama rekorları kırmakla yetindik. Üç buçuk saat süren çeşitli kuyruk törenlerinden sonra yalnızca 1 saat rötarlı uçağımıza bindik. 30 Ağustos zaferine uygun bir çıkartmayı gerçekleştirmiştik.
Kuyruk yoldaşlığı yaptığımız bir hanım, "Haydi biz bu çileyi vatanımız diye çekiyoruz. Ama bu yabancı turistler ne akla bu kadar sıkıntıyı göze alıyorlar ki?" dedi.
Turizmi patlamadan havalimanları çatlayan Türkiye, onlara yetmiş küsur yıl öncesinin bozgununu anımsatıyordu kuşkusuz. Mazohistler, ne olacak!
[Fotoğraf altyazısı: Fotoğraf: Daniel Colagrossi]
