Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1995

Bitmeyen bar senfonisi

Milliyet · 11 Aralık 1995

AKŞAM yedi suları. İstanbul, kir karası şalına bürünen çingene güzeli. Sıraselviler'den Çukurca'ya inen kambur sokağa sapıyor taksi. "Çiçek Bar"ın beyaz duvarları ve demir kapısı, küçük bir cennet köşesine açılıyor ansızın. Mevsim yaz. Bilmem kaçıncı kadeh rakının tadına varan "müdavimler", İspanyol patyolarına benzeyen çiçekli avlunun, kare örtülü masalarını zapteylemişler.

İçerdeki ayakçı barı, arı kovanına benziyor. Kadehlerin şıngırtısı kahkahalara karışmakta. Erkek ve kadın bacakları, dokunmadan değiyor, okşayıp geçiyor birbirlerini. Havada saç kokuları dalgalanıyor. Ve halka halka yayılan sigara dumanları.

Masamızda, yönetmen Atıf Yılmaz, oyuncu Lale Mansur ve Çiçek Bar'ın sahibi Arif Keskiner var. Sinema yapımcısı, eski gazeteci ve yayımcı Keskiner, "Otuz yılımı barlarda geçirdim" diyor. "Hazırladığım on belgesellik bir diziyi satamayıp, iflas bayrağını çekince, Çiçek Film Merkezi'ni bara dönüştürdüm. Sahip olduğum tek sermaye, dostlarımdı."

Böylece doğuyor işte Çiçek Bar. Daha doğrusu, "Arif'in yeri". İstanbul'lu sinemacılar, gazeteciler ve kitap yutup mürekkep yalamış ne kadar iş erbabı varsa, birbirlerine randevu vermeden, aradıklarını her gece burada bulacaklarını biliyorlar. Uluslararası buluşmaların da odak noktası Arif. Kimler gelip, kimler geçmemiş masalarından: Elia Kazan, Harold Pinter, Nikita Mikhailov, Joan Baez, Emmanuel Hoscar, Adonis... Dostu James Baldwin öldüğünde, Yaşar Kemal efkarını burada dağıtmaya gelmiş. Ünlü yazanımızın hüngür hüngür ağladığını gören otomatik fikra tüfeği Hüseyin Baş'ın unutulmaz esprisi: "Yaşar Kemal'i gördüm, bir göz, bir çeşme ağlıyordu!" burada yeşermiş böylece.

60'lı yıllarda Çetin Altan, "İstanbul Dükalığı" sözünü ünlendirmişti. Cumhuriyet döneminin tüm yasa ve uygulamalarına karşı, "sağ" ve "sol"a bölünen toplumun çalkantılarına rağmen, Bizans'tan, Osmanlılık'tan kalan bir kayıp kültürü, kıyısından köşesinden yaşamayı sürdürüyordu bu kent. İlk barları, İkinci Dünya Savaşı sırasında açıldı. Ama daha çok büyük otellerin barlarıydı ve az sayıdaydılar. Sokağa taşan iki ünlü bar vardı yalnızca: "Kulis" ve "Papirüs". Adlarına uygun olarak Kulis, tiyatro insanlarının Papirüs ise kalem erbabının buluştuğu yerlerdi.

1970'ten başlayarak bir "bar" patlamasına sahne oldu İstanbul. Kentte kaç bar var, hiç kimse tam olarak bilmiyor artık. Birkaç yüz, hatta binden söz ediliyor. Kesin olan, İstanbul barlarının, diğer dünya metropollerindekilere benzemediği.

Tüm büyük kentler, "bar"larıyla özgündürler. Bu mekanları dolaşmak, kentlerin özel yaşamlarına yapılan mahrem yolculuklar gibidir. Turistik güzergahların dışına çıkar ve mimari yapıtların uyandırdığı ortak hayranlığın ötesinde, kişisel anılar ediniriz. Barlar, bir kentin batın bölgesi; işkembesi, bağırsakları ve karaciğeri gibidirler. Ve bir toplumdaki kopukluk ve çatlaklar, oralarda teşhis edilirler.

Türk sinemasının ünlü yönetmeni Atıf Yılmaz, İstanbul barlarını, "Yeni bir kültür ve sosyolojik bir olgu" sözleriyle tanımlıyor. "Barlar, sınıflandırılmış yerlerdir" diyor. "Bu kentte, telematik sisteminin yerini barlar tutuyor ve aynı toplumsal kesite ait insanların belli bir yerde buluşmasını sağlıyor. Örneğin iş adamları ve serbest meslek sahipleri, genellikle Fly Inn türünde barlara gidiyorlar. Arif'te pek görülmüyorlar. Belli yaştaki hanımlar, belli barlara giderlerse bir sevgili bulmanın daha kolay olacağını biliyorlar. İyi bir evlilik yapmak isteyen genç hanımlar da müstakbel eşlerine belli bir yerde rastlamanın daha kolay olacağını düşünüyorlar. Batıda, insanlar yalnız başlarına bir kaç kadeh içmek ve barmenle sohbet etmek için bara giderler. Doğuda ise kişiler, kendi benzerlerine rastlamak için bara gelir ve tanışlarını, kişisel ya da profesyonel çıkarları doğrultusunda kullanmanın ilk adımlarını atarlar. Barlar, bu insanların aradıklarını bulduklarını ya da bulmayı umdukları mekanlardır. İçkinin yardımıyla kimi kez başarılı olurlar, kimi kez başarısız. Örneğin bazı barlara, yalnızca bir yazısı yayınlandığında giden çömez gazeteci ya da yazar takımı vardır. Yeni bir filmin jeneriği, çoğu kez barlarda oluşturulur. Bir futbol yıldızının transferi, televizyon ya da gazeteden önce, belli bir barda öğrenilir."

Akşam ilerliyor İstanbul'da. "Arif'ten çıkıp, iki adım öteye, Beyoğlu'nun göbeğinde iki hanım tarafından işletilen Kaktüs Bar'a bağlıyoruz palamar.

"Protesto etkinliklerimizi burada düzenledik" diye anlatıyor Lale Mansur. "Özgür Gündem gazetesi bombalandığında, haberleşmeden burada buluştuk hepimiz. Yaşar Kemal'e destek komitesini burada kurduk. Onat Kutlar'ın yaşamına mal olan suikasta karşı protesto eylemimizi yine burada planladık..."

Saat 22'ye yaklaşırken, acıktığımızı anlıyoruz. Bir taksiye atlayıp, soluğu Boğaz kıyılarında, Kuruçeşme'deki Ece'nin yerinde alıyoruz. "Ece", (belki bilmeyenler vardır gençler arasında...) kraliçe demektir, güzel Türkçemizde. Sanatsever, ozan, barmaid ve eşsiz bir aşçı olan Ece Aksoy, adını taşıyan iki katlı hanesinin hükümranıdır. Giriş katında geleneksel bir meyhane, birinci katta büyük bir lokanta ve bar yer alır. Barı lokanta bölümünden ayıran çiçek ve sebze tarhları, göğe açılan tavanı ve Boğaz'a karşı vitriniyle bu kat, bir serayı anımsatır. Ece'de yalnız içki içilebilir, yalnız yemek yenilir ya da her ikisi birleştirilir. Bu mekanda, iş adamları, politikacılar, gazeteciler, reklamcılar ya da edebiyatçılar bir araya gelirler ve Ece'nin keskin denetimi altında, uygarca keyiflenirler. Kimi kez bir caz orkestrası, kimi kez bir oda müziği, ya da tangolar renklendirir Ece gecelerini. Sabahın ilk saatlerinde, Sezen Aksu'nun çıkagelişi ve dostları için birkaç şarkı söyleyişi de sık rastlanan sürprizler arasındadır.

Geceyi bitirmek üzere Boğaz kıyılarını arkada bırakıp, kentin içlerine, Harbiye semtine gidiyoruz. "Sekiz Buçuk", adından anlaşılacağı gibi Fellini'nin "Otto e Mezzo" filmine gönderme yapan, minicik ama cehennem keyfinde bir bar. İşletmecisi Leyla Özalp da sinemacı. "İstanbul'daki barlar, iflas eden sinemacıların sayesinde çoğaldı" diye gülüyor. Uzun boylu, sarışın ve mavi gözlü Leyla, Bosna asıllı bir Türk. Boşnak böreklerini ondan daha iyi yapan biri yok. İncecik, savrula savrula açılan kol böreği, etliysiyle, peynirlisiyle Leyla'nın "spesiyalitesi". Sekiz Buçuk'ta malt viski, burbon, kalva, konyak ve kokteyller, rakıya ağır başıyorlar. Pek çok sinema filmi ve bir İstanbul belgeselinde imzasını atan Leyla Özalp, başlangıçta bu barı kendi filmleri üretecek bir yapımevine para sağlamak için açıyor. Ancak henüz yeterince para toparlayamadı. Zaman, sinema yapmak için olduğu kadar, barlar için de zor. Eşi Behiç Ak, günlük çizgi öykülerini Cumhuriyet gazetesinde, kitaplarını ise Japonya'da yayınlıyor. Behiç, İstanbul barlarının Meyhane geleneğinin bir devamı olduğunu düşünmekte. "Ancak, bir farkla." diyor Behiç Ak, "Meyhanelere yalnızca içki içmek için gidilirdi, barlara ise insanlarla karşılaşmak için gidiliyor."

Sekiz Buçuk'un duvarlarını Fellini afişleri süslüyor. Ve bu gece, bir fotoğraf sergisinin kapanışı kutlanıyor çoşkuyla. Birisi piyanoya geçip, "Lüküs Hayat" operetini tuşluyor tembelce. İstanbul barları, gerçekten çok farklı Paris, New York ya da Londra barlarından.

Bu kısa "bar" turunda öğrendiğim en hoş haber ise, "Barometre"nin gerçek işlevi. Bar kültüründe "barometre", havanın basıncını ölçmeye değil, bir kilometre karelik bir alanda bulunan bar sayısını belirlemeye yarıyor. Bir düzine "bar" müdavimi, kendi sporlarını yaratmışlar: Baraton. "Baratoncular", gecede on bar geziyor ve her birinde tek bir kadeh içki içerek, layık gördükleri bar amatörlerine Olimpiyat halkaları gibi iç içe geçmiş altı kadehin süslediği birer madalya dağıtıyorlar.

Saat sabahın dördü oldu. Biz bu gece yalnızca üç bar dolaşabildik. Yüzlerce barı olan İstanbul'da, hepimizi "parlak" bir gelecek bekliyor sayılır.

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1