Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1995

Paris sokaklarında

Milliyet · 24 Aralık 1995

Soğuk, güneşli bir Paris günü, o güzelim tarihi kahvenin, "Deux Magots"nun zarif masalarına kurulmuşlar. Alışverişten şişen ayaklarını dinlendiriyorlar. Kadınların saçları sarı boyalı, parmaklarda yüzükler, bileklerde bilezikler... Erkeklerin yağlı göğüsleri, soğuğa rağmen kılların üstüne açık. Boyunlarda altın zincirler. Ve hepsinin ceplerinde elbette mobil telefonları. Önce Arap sanıyorum. Derken, kadınlardan biri cep telefonunu çıkarıyor: "Alooh, Nuri, sen mesen? Kızım, ver Nuri'yi bana! Yönetim kurulu mu? Toplantı falan bilmem ben, kocamla görüşecem ayol!"

Kahvenin karşısında, taştan bir mücevher gibi göğe yükselen Saint Germain kilisesi. Arnavut kaldırımlarını süsleyen yeşillik tarhları, işlemeli döküm sokak lambaları. Yollardan akan araba ve bisiklet nehri. Grevlere rağmen yaşayan Paris. Bir zamanlar, Deux Magots kahvesinin müşterileri magandalar değildi. Buralardan J. P. Sartre, A. Breton, Giacometti, J. Joyce gibileri geçti.

Ernest Hemingway ise, çok sevdiği halde sık gidemiyordu Deux Magots kahvesine. Çünkü parası yoktu. Kitaplarında, "O zamanlar Paris'te, yok denecek kadar az bir paraya çok güzel yaşayabilirdiniz," diye yazmış Hemingway. Anlattığı yıllar 1921 ile 26 arası, yazarlık talimlerine başladığı ve parasının azdan çok, "yok" olduğu zamanlar. Boş mideyle, ilerde yazacağı öyküleri düşünerek tüm Paris'i yayan dolaşıyor yazar. Bazen, karısı Hadley'e, "Benim bir iş yemeğim var," diye uyduruyor ve evdeki yiyeceği o yesin diye, kendisini kaldırımlara vuruyor. O yıllarda, kendisini her gün yazmak için koşulladığı dört sayfalık yazısından başka işi yok. Soluduğu hava kadar boş ve özgür. Dolaşmayı çok sevdiği Saint Germain mahallesine gidebilmek için kilometrelerce yol yürüyor. Cebinde birkaç kuruş olmadığı zamanlar, yemek kokularının yayıldığı meydanlardan geçmemeye dikkat ediyor. "Öylesine güzel kokardı ki Paris kahveleri, yeterince doymayan karınları daha büyük bir açlık duygusuna mahkum ederlerdi," diye yazıyor sonraları. Yemek yiyemediği günlerde, en çok uğradığı yer, Luxembourg parkı. Yıllar sonra bu parka oğlu David ile döndüğünde, kendisine bekçiler görmeden nasıl güvercin avladığını anlatır. Büyük yazar, Paris'te bile avcıdır ve yaşamına, kapıya bağladığı bir av tüfeği ile son verecektir bir gün.

Paris'teki yıllarında, karısı Hadley'le birlikte, kendileri gibi Amerikalı ve "akıl hocası" Gertrude Stein'a giderler sık sık. Ona gidemediklerinde, "yiyeceği akla getiren her türlü kışkırtmadan uzak" bir kitapçı dükkanına uğrarlar. Hemingway, bu dükkanda Turgenyev, Dostoyevski ile beslenir, ilerde tanışacağı Joyce'un yapıtlarıyla ilgilenir. Arada bir dayanamaz dev cüssesi, Lipp'de bir yemek yer, Deux Magots'da bir kahve içer. Derken, Seine'in sağ yakasında ünlü Ritz otelini keşfeder Hemingway. Otelin müdürü Claude Roulet, o günleri şöyle anlatıyor: "Saatlerce içerdi Hemingway. Oysa parası yoktu. Ama hiç olmazsa, ayda bir kez içebilmek için Ritz'te, at yarışlarında oynamaya başlamıştı. 1930'lu yıllarda geri geldiğinde, dilediğince yedi, içti. Otelimizde krallar gibi yaşayacak kadar çok kazanıyordu."

İşte böyle yaşıyordu "Paris Bir Bayramdır"ın yazarı Paris'te. Bugünlerde, George Pompidou Kültür Merkezi ya da diğer adıyla Beaubourg, Fransız başkentinden geçmiş ünlü yazarların güzergahlarını, barlarını, kahvelerini gezdiriyor turistlere. Son düzenlenen gezi, Hemingway'in ayak izleri üzerineydi.

Nuri Bey'in hanımının güzergahını dolaştıracak değillerdi ya.

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1