Money, money, money
Milliyet · 31 Aralık 1995
Bizim “sarışın fıstık”, başbakan değildir, ama başbakan kadar önemli bir hanımdır ve yüzyıllık arkadaşımdır. O İstanbul'u fethe çıkmıştır, ben Paris'i mesken tutmuşumdur, ama birbirimizin sesini duymadan yaşayamayız. Telefonda, “Niye TV'lere çalışmıyorsun?” dedi. Kimseyi pek inandıramasam da, TV kameralarını gerçekten sevmiyorum ben. Zorunlu kalmadıkça, TV'lere iş yapayım diye özel bir çabam yok. Sarışın fıstık ikna olmamıştı. “Daha çok para kazanırsın!” diye üsteledi. “İstemiyorum,” dedim. “Kazandığım para yetiyor.”
Bizimki, “Paranın yeteri mi olurmuş?” diye dile getirdi günümüzün “ulusal” gerçeğini. Türkiye'de, herkesin ağzında olan tek sözcük: Para. Yaşamak için yeterince geliri olmayanların, “para”dan söz etmelerini, yokluğundan yakınmalarını anlıyorum da, gereğinden çok kazananların niçin yalnız “para” üstüne kafa yorduklarını anlayamıyorum. Yalnız yorsalar, yine iyi. Ama kimilerinin tüm varoluş nedenleri, yaşam amaçları para kazanmak, daha da çok kazanmak. Oysa Batı ülkelerinde, kazançlarıyla efsane olmuş pek çok kişi, örneğin Paul Getty, Gülbenkyan, özellikle de Henry Ford, “para doygunluğuna” eriştikten sonra mutluluğu “sanat” aramış, bulmuş ve koleksiyonlarıyla müzeler kurmuş zenginlerdir. Türkiye'de de bazı varlıklı aileler, aynı yönde ilerliyor, sanatı korumaya ve topluma kazandırmaya çalışıyorlar. Fakat sayıları, parmakla gösterilecek kadar az.
Türkiye'de kimse, kimseye tablo armağan etmiyor. Bir fotoğrafın, heykelin “armağan” olabileceği akla gelmiyor. Neden? Çünkü sanat, bir zevk sorunu. Yaşamda çok doyduktan, çok inceldikten, çok süzüldükten sonra edinilen bir soyluluk, kültür imbiğinden geçtikten sonra varılan bir “üst” aşama. Genelde bizim insanlarımız, o imbikten geçmediler daha. O yüzden, dillerinde tek sözcük var: “Para”. Sanatın değeri bile “para”ya indirgenmiş durumda. Duvarlarına asacakları tabloyu, beğendikleri ya da akılları erdiği için değil, “pahalı” olduğu için “gösteriş” amacıyla satın alıyor çoğu.
Sevgili sarışın fıstık, sen bu satırları okurken, ben New York'ta olacağım. Hayır, senin kaldığın o şirin ve benim için pahalı, otelde kalmıyorum elbette. Dünyalar güzeli bir Amerikalı ressam (adı, Ilona!) Soho'nun tam göbeğindeki resim atölyesini, her türlü konforuyla “emrime” tahsis etti. Ilona'nın uzun ve biçimli bacaklarını, Brooklyn Köprüsü üzerinde bu sütunlar için fotoğrafladıktan, Manhattan'ı arşınlayıp Harlem'i ürpertileri içinde dolaştıktan sonra Washington'a gidiyorum. Yılbaşını, son piyesi İsveç'te sahneye konan Mehmet Baydur ve Türkiye'nin en güzel diplomatı Sina Baydur'la geçireceğim.
Her şeyi parayla ödemeye alışık değilim ben. Dostlukla açılan kapıların güzelliğini seviyorum. O güzelliğin parayla satın alınamayacağını, alınırsa “inandırıcı” olmayacağını biliyorum.
İstanbul'a geldiğimde, sende kalmıyor muyum?
“Niçin?” diye sorarsan, “Annen çok güzel reçel yaptığı için, sen nefis sabah kahvaltıları hazırladığın ya da seni sevdiğim için,” olabilir. Ama asla, “Çok para kazandığın için,” olmayacaktır yanıtım.
Yılbaşına doğru Türkiye'de bütün zenginler, tüm büyük kurumlar şatafatlı, pahalı armağanlar gönderiyorlar birbirlerine. Armağanların hepsi, para değeri “kör gözüm parmağına” biçiminde açık seçik olan türden. Altın, gümüş, kristal, maden, değerli taş... Aile içinde yapılan “kibarlıklar” ise yine mücevher, kürk, en orijinali, uzak diyarlara kesilen yolculuk biletleri.
Hepinize dostluk dolu, anlamlı ve para hesabıyla ilgisiz mutluluklarla dolu bir yeni yıl dilerim.
[Fotoğraf altyazısı: Fotoğraf: Daniel Colagrossi]
