Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1996

Deprem

Milliyet · 7 Ocak 1996

İlk sarsıntı olduğundan, tavla oynadıkları masa hafifçe yerinden oynadı, atılan zarların tıngırtısı biraz uzun sürdü, o kadar. “Şeş Caar!” dedi, dede; “Altı beş!” dedi, baba. Ve devam ettiler tavlaya.

Orta halli bir evde, ana baba, dede torun, dayı yenge birlikte otururlardı. Hırlaştıkları olurdu, ama seviştikleri günler de vardı.

İkinci sarsıntıda duvardaki Atatürk portresi yan yattı. Tepedeki lamba şöyle bir gidip geldi, atılan zarlar çalkalandı.

“Yahu ben penci dü atmıştım, dü beşe döndü!” diye şaşırdı dede. “Yer sarsılıyor!” diye bağırdı torun.

Bütün ev ayaklanmıştı. Dayı, bıyık burduğu köşeden kalkıp Atatürk'ün resmi yanında asılı duran mavzerini kaptı, pencereye seyirtip mevzilendi: “Kimse kıpırdamasın, yakarım!”

Ana, çığlık çığlığaydı: “Oğlum, oğlum! Kirişin altına gir, koru kendini!”

Baba, ilk şaşkınlıktan sonra tüfeği sokağa doğrultan dayıyı sakinleştirmeye çalıştı: “Sokak sallanmıyor, kendine gel, zelzele oluyor, zelzele!”

Dede, “Bizim zamanımızda yerler böyle sarsılmazdı,” diye dudak büktü.

“Bırakın yakayım evimizi sallayanları!” diye bağıran dayı ile tüfeği onun elinden almak isteyen baba, pencerenin kenarında boğuşuyorlardı.

Kur'an okumakta olan yengenin tiz sesi, işaret parmağını havaya dikip, “İmansız zındıklar, kıyamet günü geldi işte, günahlarınızın hesabını vereceksiniz!” diye çınladı.

Üçüncü sarsıntıyla birlikte, Atatürk'ün sureti yere düştü, tavla devrildi, zarlar ortalığa saçıldı. Dayı, elinde tüfeğiyle hazırola geçti.

“Elektrik kesik ama,” dedi baba. “Sular da gelmedi bugün,” diye sızlandı ana. Torun, “Saçmalamayı bırakın!” diye gürledi. “Derhal bu evden çıkmamız gerekiyor!”

Dede, yere saçılan zarları topluyordu: “Aa, şeş beş gelmiş!”

Ana, oğlunun koluna yapıştı: “Hayır çıkma! Masanın altına sığınalım.” Yenge daha atik davranıp, masanın altına attı kendini: “Burası benim, kimse giremez!”

Baba, kirişlere sarılmış ağlıyor; dayı, devrildiği koltuktan bağırıyordu: “Bırakın tepeleyeyim bu depremi yapanları!”

Torun, “Canımızı kurtaralım, dışarı çıkalım, ne olur!” dedi. Ana, “Kal, beraber ölelim!” diye inledi. Baba bağırdı: “Evim elden gidiyor, devlet nerede?” Dede, dört ayak üstünde sayıklıyordu: “Dubara... pencü yek... sebai dü...”

Dayı, kalkamadığı koltuktan mavzerinin kurşunlarını boşaltıyordu pencereye doğru ve görünmeyen düşmanlar üstüne. Yenge, masanın altında altın bileziklerine ve repo hesaplarına ağıt yakıyordu: “Vademi kimler yiyecek aah... Duamı kimler diyecek vaah...”

Dördüncü sarsıntının şiddetiyle hepsi yere yuvarlandılar. Evin kapıları menteşelerinden çıktı, ardına kadar açıldı.

Deprem gelmişti.

1993 ekiminde, Leyla Yenisey aradı ve Türkiye'yi hicveden bir öykü yazmamı istedi. Bir öykü de Aziz Nesin'den istemişti. “İmzalamayın, Aziz Bey de imzalamayacak. Ben öyküleri alıp gazetelere götüreceğim, hepsinin aynı gün basmasını isteyeceğim. Ülkemiz batıyor, artık birbirimizi yemekten vazgeçin mesajı olacak bir çeşit,” diyordu. İyi niyetini sevmiştim, yazıp gönderdim. Leyla Hanım, gazete yöneticilerinin önerisini kabul etmediklerini anlattı sonra. Yukarda okuduğunuz satırlar, iki yıl önce bu nedenle yazıldılar. Yılların geçtiğine ve bir şeylerin pek değişmediğine kanıtlırlar.

[Fotoğraf altyazısı: Fotoğraf: Daniel Colagrossi]

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1