Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1996

Bir “New” varmış, “York” olmuş

Milliyet · 14 Ocak 1996

ÇOK anlatıldı New York kenti. Çirkin dendi, güzel dendi, kenti tanımlayan sıfatların önüne zorunlu bir “en” eklendi hep. Dünyanın en büyük, en varsıl, en yoksul, en korkulu, en eğlenceli, en vahşi, en boğucu, en ferah kenti olduğu söylendi. Bazı semtlerinde gece dokuzdan sonra sokağa çıkmanın, küçük bir bıçak yarasından boğazlanmaya kadar uzanan tehlike yelpazesinde Rus ruleti oynamaya benzediği bu kent, iki yüzyıldır milyonların özgürlük düşlerini süsledi. Ve artık özgürlük için olmasa bile, milyonlarcasının zenginlik, ün ya da macera hayallerini simgelemeye devam ediyor.

New York, Amerika değil. İnsan dehasının en uç örneklerini sergileyen teknolojik harikaların gölgesinde, insanlığın en utanç verici sefilliğine sahne olan bu kent, tüm dünya ırklarının, kültürlerinin birlikte mayalandığı bir insanlık efsanesi. Kulunuza Amerika kıtasına ayak basmak, ilk kez Colomb’un bu beldeyi keşfinin 500. yılında, ikinci kez ise 1995 yılını 96’ya bağlayan günlerde nasip oldu.

Mister Marshall adlı üçüncü dünya sever bir Amerikalı, 1959 yılında, Ankara’nın Tepebaşı semtinde teneke bir hangar kurmuştu. İlkbaharda pişip, kışın donduğumuz ilkokulumuzdu bu bizim. Kimimiz yarım papuçla, kimimiz kara lastik çizmelerle, ama çoğu kez yarısını daha önce ablalarımızın, ağabeylerimizin kullandığı sarı defterlerimiz ve yitirilirse yerine yenisi alınamayacak silgi, üstü cilasız kurşun kalemlerimizle silahlı, yarı belimize kadar çamurlara batarak bu okula giderdik.

O yıllarda bir gün, elime Amerikan şirketi General Motors’un 1960 için hazırladığı minicik bir ajanda geçti. Siyah deri kaplı ajandanın üzerinde, altın harflerle yazıyordu General Motors’un adı. İçinde, United States Of America’nın merkez alındığı bir harita vardı. Ne kadar güzeldi renkleri! O renkli haritayı, deri kaplı takvim defteri ve altın harfleri saatlerce seyrettim. Sonra ilk sayfasına şunları yazdım: “Adım Mine Kırıkkanat. Ankara’da, Keçiören semtinin Tepebaşı mahallesinde yaşıyorum. Günün birinde, Amerika Birleşik Devletleri’ne gideceğim.”

ABD’ye hala gitmiş sayılmam. New York’a ise, bu satırları yazdıktan otuz küsur yıl sonra gidebildim. Çünkü araya “America Go Home!” ve İstanbul’da Marmara banyosu yaptırılan 6. Filo denizcileri girmişti.

Ülkemizde, ABD gözlüklü pek çok Türk var. Özelinde New York’a bayılıyor, genelinde Amerika’ya tapıyorlar. “Jazz”ın ikinci z’sine kancalanıp kendinden geçiyormuş gibi yapmak onlarda, “Bourbon” viski üzerine desteksiz atıp, Kaliforniya şaraplarına “placebo” övgüler düzmek onlarda... Öylesine imbiksizler ki, Amerikan kültürü hayranlıklarıyla bulanan New York’u, onların anlatılarıyla gerçekten yakalamak, anlamak olanaksızlaşıyor. Size, gelecek haftadan başlayarak bu sütunlarda, “benim” New York’umu anlatacağım. Başkalarından daha iyi, daha zengin, daha yansız olmayacak diyeceklerim. Ama hiç olmazsa, hayranlık ve nefret duygularıyla buğulanmamış, başka bir gözlükten, Paris’in doygunluğuyla bakmaya çalışacağım New York’a ve Amerikan kültürüne.

Mussolini’nin New York’un Bronx semtinde bir villası olduğunu, bu kente “Little Italy” mahallesini katan İtalyan asıllı Amerikalıların, Mussolini’ye taptığını biliyor muydunuz?

Avrupa kentlerinde minicik kaseler içinde gelen Çin çorbalarının, New York’ta hamam tasına taştığını, incecik tel şehriyelerinin tenya iriliğine büründüğünü ve ufak tefek Çinlilerin dev boyutlara eriştiğini anlattılar mı size?

New York’ta gördüklerimi, sizlerle paylaşmak istiyorum.

(Gelecek hafta: America is different!)

[Fotoğraf altyazısı: Fotoğraf: Daniel Colagrossi]

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1