Tatlı kaçıkların kenti
Milliyet · 11 Şubat 1996
New York'un üstü nasıl çelik ve beton yığınlarıyla katıysa, altı da aşağı kalmıyor sertlikte. Özellikle Manhattan'da toprak derinliği, yalnızca birkaç metre. Ötesi granit. Gökdelenlerin temeli, granit kayalara vidalarla, burgularla tutturulmuş olarak duruyor. Toprak yüzeyinin inceliği, New York'u elektrik yüklü bir kent yapmış. Pencereyi açmak üzere demir pervaza dokunuyor, çarpılıyorsunuz. TV'nin tozunu almaya kalkıyorsunuz, bir cızırtı, bir kıyamet. Her şey statik elektrik yüklü.
New York City'de tam 44 bin lokanta var. Tüm ABD'de 30 milyon kemancı, 50 milyon nefesli sazlar çalan insan yaşıyor. Marlon Brando'nun başı çektiği dondurma tüketimi yılda tüm ülke için 10 milyar dolarlık. Bu garip sıralamanın mantıksal bir bağlantısı yok elbette. Genelinde ABD'yi, özelinde New York'u bu sayılarla anlatmaya kalkıştığınızda, neyin mantıksallığı kalıyor ki? Bu ülkede, her şey mantık ötesi, ölçek dışı.
Ufak tefek Uzakdoğulular bile uzayıp şişmanlamışlar Amerika'nın uçsuz bucaksızlığında. Avrupa'daki Çin lokantalarında minicik kaseler içinde sunulan çorbalar, New York'ta kazanla getirilip konuluyor önünüze. İncecik tel şehriyeler, iri birer tenya halinde yüzüyor bu çorbalarda. Ne tadı var, ne tuzu. Damak tadı seçkin olanlar için bir felaket New York. Amerikalılar, kolesterolsüz yemek yapacağız diye çıldırıyorlar. "Kolesterolsüz yumurta", son moda. En iyi yapmayı becerdikleri yine de hamburger, pizza gibi kolesterollü yiyecekler. Bu alandan uzaklaşıp dengeli yemeğe kalktınız mı, "çilekli pilav" ya da "ballı et" gibi felaketlerle karşılaşıyorsunuz.
New York'un en güzel yanı, insanların inanılmaz yakınlığı. Yolunuzu mu kaybettiniz? Siz sormadan birileri duruyor ve imdadınıza yetişiyor. İnanılmaz renklilikte kişilerle, her gün ancak bu kentte karşılaşılabiliyor. Örneğin bir İrlanda pub'ında, Mısır kralı Faruk'un torununun torunu olduğunu iddia eden Amin Amin'i, kapı fedaisi olarak buluyorsunuz. New York'un ünlü kulüplerinden "Limelight"ta, istenmeyen konukları dışarı atan iri yarı fedailerin, lame papuçlar üstünde seken eşcinseller olduğunu görüp şaşıyorsunuz. Kimi geceler, 43. sokağın köşesinde Elvis Presley'i şarkı söylerken görebiliyorsunuz. Yaşlanınca mı küçülmüş, yoksa bir saunada mı yıkanıp çekmiş bilinmez, Elvis epeyce ufalmış. Göz alıcı sırmalı ceketinin içinde, şurup sesiyle sokak konseri veriyor. Sonra bir metro deliğinde gözden kayboluyor ve Queens semtindeki fırıncı Izzy Grove kimliğine dönüyor. Eskiden Dean Martin'cilik yaparmış Grove. Artık Elvis'in daha çok para ettiğini söylüyor.
5. caddede bir gece yarısı, iki koca vitrini kaplayan Marilyn mankenleri ile karşılaşmak, büyülü anlar yaşatıyor insana. Çılgın bir Marilyn Monroe hayranı, bu dükkanı tanrıçanın resimleri, mankenleri ve eşyalarıyla donatmış. Işıltılı pulları biraz dökük ama Marilyn'in dolgun göğüslerinin yer ettiği muhteşem dekoltelere bakmak, şimdi soğuk bir balmumu bacağı açıkta bırakan, ama bir zamanlar "onun" baldırlarının gerdiği yırtmaçlarda kaybolmak, olağanüstü bir tatlı hüzün. Sokağa gecenin indiği saatlerde bu ışıklı vitrin, kenti New York yapan simgelerden biri.
New York'ta ve New York'u anlatırken her türlü yorum ve aşırılık olası. New York'la her şey yapılabilir, her şey mubahtır. Tıpkı karınızla, kocanızla kendinize izin vermediğiniz zevkleri, metresinizle, aşığınızla yaşamaya benziyor bu kenti sevmek.
New York'la hoş bir flört yaşadım. Ancak seçkin ve kibirli Paris'imin yeri bambaşka. Şimdi eve dönme zamanı.
