Bıyıklı sakallı düşünceler
Milliyet · 25 Şubat 1996
Yazarların piri kimdir derseniz, Lokman Hekim'dir derim. Bin derde deva Lokman Hekim gibi, her sorun hakkında fikir ve zikir yürütebilirler. Ve Pazar'ın sevimli yönetmeni tarafından "kendini beğenmişlikle" taltif edildiğim için, şahsımı büyük bir yazar olarak tanımlamaktan çekiniyorum tabii. Lokman Hekim yerine, miniminnacık bir yazar ile küçücük bir gazeteci karışımı olan orkestra adama benzetiyorum. Zaman zaman ayağıma bağladığım tokmağı sırtıma taktığım davula vuruyor, bir elime zil takıp ötekiyle kaşık oynarken ağzımla mızıka üflediğim oluyor ve arada oynattığım kulaklarımla, her telden çalıyorum. Üstünüze afiyet.
Emre Aköz'le bu hafta hangi konuda "tartışabiliriz"i tartışıyorduk. Telefonda, "Sakal konusunda yazabilirsin, mesela," dedi. "Çünkü sakalımı kesmiş bulunuyorum." Aköz, iri yarıdır. Ben iri yarılardan korkarım. En yumuşak sesimle, "Emreciğim," dedim, "sakalının senin için ne kadar önemli olduğunu biliyorum. Ancak her kestiğin kıl, çektirdiğin diş, değiştirdiğin gözlük ve moda bellediğin sözcüklerden yazı konusu çıkarmak biraz güç olur, diye düşünüyorum."
Emre'nin kafası tavana epeyce yakın durur ama, iyi çalışır. "Yok canım," dedi. "Öylesine söylemiştim. Çember sakal var, keçi sakal var... Bıyığa da geçebilirsin. Pos bıyık, kaytan bıyık. Yazamayacaksan, önemli değil..." Serde orkestra adamlık var ya, "yazamayacaksan" ne demek? Bizim repertuarda öyle bir sözcük yok. Hem sakal, bıyık dediğin nedir? Erkeklerde olması gereken bir "kıl", kadınlarda olmaması gereken bir "tüy". Aynı doğal yün fışkırmasını ifade etmesine karşın, "kıl" sevimsiz, "tüy" daha bağışlanır bir tını taşır, nedense.
Doğu kültüründe, kıl çokluğu ile erkeklik bereketi arasında kesin bir bağlantı kuruluyor. Bu kapsamda, göğsü ve ensesi yeterince tüylü olmayanların sakal ve bıyık bırakmaları doğal. Ancak her yanından kıl fışkıranların, bir türlü gözleri doymayıp sakal ve bıyık da bırakmalarını anlamak güç. Belki bu erkekler, özünde son derece munis ve hassas yaratıklar olup, kendilerini dış dünyadan, aşırı su ve sabundan koruyacak bir "kıl" zırhı örüyorlardır, kimbilir? Karda kışta su ve rüzgar geçirmeyen keçeler, kıl çadırlar da bizim geleneğimiz... Aynı kültür, hanımlarımızın da mümkün olduğunca az kıllı olmalarını gerektiriyor. Çünkü bu toplum türünde, erkek kadını, kıllı kılsızı koruyor. Saç, "soylu kıl" sayılıyor ve kadında uzun, erkekte kısa arzulanıyor.
Batı kültüründe, bir yüzyıl öncesine kadar, bizdeki kadar uzun ve afili olmamasına karşın sakal ve bıyık merakı vardı. Ancak zamanımızda "kılsızlık" açısından her iki cins de daha çok birbirine benziyor. "Kutsal kıl" saç da bu eşitlemeden kurtulamıyor, kadın ve erkekte saç boyları giderek birbirine yaklaşıyor. Sakal ya da bıyık bırakan erkekler, geçmiş günlerin nostaljisini, kıllının kılsızı koruduğu şövalyelik çağlarını temsil eden direnişçi bir grup. Ama erkek seks sembollerine baktığınızda, örneğin kadınların önünde danseden "Golden boy" ya da "Chippendale" guruplarının, bırakın olmayan sakallarını ve bıyıklarını, varla yok arası göğüs ve bacak kıllarını da traş ettiklerini görüyoruz. İşte S. Stallone, işte A. Schwarzenegger. Batıdaki son nostaljik erkek sembolü, göğsünde kılı, bazen dudağında bıyığı ile Sean Connery idi. Hala direniyor.
Bu dünyada kimi muhallebi yer, kimi tel kadayıfı yeğler. Ben "pişmaniye" severim.
[Fotoğraf altyazısı: Fotoğraf: Daniel Colagross]
