Ben bir kültür gezginiyim
Milliyet · 2 Mart 1996
Deniz Baykal, Avrupa'ya Türkiye'nin görüşlerini anlatmak için çıktığı "Kardak" gezisi sırasında, yoğun siyasal ağırlıklı randevularından arta kalan sayılı saatlerini, alışverişte geçirmedi. Londra'da Bertolt Brecht'in "Cesaret Ana ve Çocukları" oyununu, Brüksel'de Cezanne sergisini, Paris'te Woody Allen'ın son filmi "Lanetli Afrodit"in yanısıra Rodin ve Picasso müzelerini görmeye gitti. Aşağıda okuyacaklarınız, Deniz Baykal'ın bilinmeyen ve özenle koruduğu özel yaşamına ve kültür dünyasına açılan pencerelerdir. Zaten Paris'te kendisiyle yaptığımız uzun röportajın sonunda, gazetecilik yaşamımdaki en büyük iltifat, Deniz Baykal'ın ağzındaki son sözlerdi: "Benim tüm gardımı indirdiniz!"
• Sayın Baykal, Cezanne sergisinden hangi duygu ve düşüncelerle çıktınız?
"Cezanne'ı duyardım, bilirdim. Önemine ilişkin değerlendirmelerin farkındaydım. Ama bu büyük retrospektif sergiyi gezerken, onu anladığımı hissettim. Kendisinin hangi açıdan modern resmin kurucusu olarak anıldığını kavradım. Bu sergi Cezanne'ın empresyonist (izlenimci) özünü çok iyi ortaya koyuyor. Klasik resmin aktarmacı, var olanı yansıtmaya dönük çabası ile izlenimciliğin geometri ve yapının önemine dönük arayışı arasındaki fark, Cezanne'ı anlamakla mümkün oluyor. Cezanne'ın resim anlayışı, taklit çabasına girmeden, aktarmacı olmadan, geometrik resim kurgusundaki renk darbeleri ve lekelerde ifade buluyor. Taklit çabasına girmeden ve konuyu yalınlaştırarak resme dökmüş Cezanne. Yalınlık, bu resim türünde çok önemli. Örneğin sık sık geri döndüğü ve işlediği bir konu var: Yıkanan kadınlar teması. Bütün resim tarihinde rastlıyoruz bu temaya. Cezanne'da kesinlikle bir yüzeyi yansıtma, kopya etme kaygısı yok. Yıkanan kadınlar teması, erotik çağrışımlara son derece açık bir konu olmasına karşın, Cezanne'da geometrisi, rengi ve yapısıyla, erotizme düşmeden, ama konunun özünü de çok iyi yansıtarak müthiş bir estetiğe oturuyor. Cezanne'in bu tablolarda, ayrıntılardan sıyrılarak vardığı yalınlık, heyecan verici.
Doğa resimlerinde de aynı şey görülüyor. Örneğin bir Cezanne çamı, nakkaşlığın ince işine meydan okurcasına, çizilmemiş hatlarla bir çam ağacının en derin özelliklerini yansıtmayı başarıyor. Cezanne'ın eserleri, yaptıklarıyla ve yapmadıklarıyla resim. Sanat tarihinde Cezanne'ın önemi, bu sergide elle tutulurcasına görülüyor. İlkokul, ortaokul öğrencileri derslerini sergide yapıyorlardı. Çok imrendim bu çocukları görünce. Kültürü, görerek öğrenmek çok önemli. Uygarlık bu bence. Kültür bu.
Rönesans resminden Picasso'ya geçişte, Cezanne bir kilometre taşı. Klasik rönesans resminden Picasso'nun kübizmine nasıl dönüşüyor sanat, işte bunu anlamak Cezanne'ı anlamaktan geçiyor. Resmi bir geometriye dönüştürme, resmin yapısını yakalama ve soyutlaştırma serüveninde, kendi çağı için müthiş bir 'avant garde' olan Cezanne, fırça tekniğinde yalınlığı yakalamış. Yalınlık, Yunus Emre'nin dizeleriyle vardığı ve ancak 'büyük sanat' kendisini gösteren bir ustalık. İşte bu arayışta, Cezanne çok üst bir yere erişmiş."
• Yalınlık sizin için çok önemli galiba?
"Evet. Özentiden, taklitten sıyrılabilmek çok önemli. Sergiyi gezerken, bazı edebiyatçılarla Cezanne arasında benzerlikler buldum. Ernest Hemingway, Steinbeck gibi yazarların, kimi kez telgraf üslubuyla konunun özünü yakalamaları ve yazdıklarından çok okuyucuya düşündürdükleri, aynı tür ifadeler. Duyarlılığımızı ayaklandıran bir yalınlık. Hemingway, Paris'te bir Amerikalı, İspanya savaşında muhabir, denizde balıkçı, Afrika'da avcı olarak aslında pek çok serüvenin içinde gibi görünüp, kendi içindeki tek bir serüvenin peşinde olan insanı anlatır. Kendi serüvenini."
• En sevdiğiniz yazarlar kimler?
"Bir tercih yapmayı, haksızlık gibi görüyorum. Yargıçlık yapmak gibi bir şey, onu bundan daha çok seviyorum demek. Kendimi edebiyat ve sanat dünyasında, kültürel bir turist gibi hissediyorum. Bir kültür gezginiyim ben. Bir sevgi, başka bir sevgiyi dışlamıyor. Sıralama yapmaya değil, tüm sanatların ve sanatçıların tadını çıkarmaya çalışıyorum."
• Sanat ve kültüre olan bu yakınlığınızı bugüne dek pek belli etmediniz. Hatta sakladınız sayılır. Politika ve kültür, bizim ülkemizde pek bağdaşmayan kavramlar. Kültürlü bir siyasetçi olarak, hiç politikadan bunaldığınız, politikaya atılmaktan pişmanlık duyduğunuz anlar oldu mu?
"İnsan olarak, dışarıdan bakınca çok güç anlar yaşadım. Parti içi mücadelede, haklı olduğuma, bazı şeylerin yapılması gerektiğine inanıyordum, başaramıyordum. Kurultay mücadeleleri veriyorduk. İnançla koşuyorduk, bize haksızlık yapıldığını düşünüyorduk. Ofsaytlar görülmüyordu, penaltılar verilmiyordu, ama oyunu sonuna kadar oynuyorduk. Oyun bitiyordu sonra ve biz istediğimizi elde edememiş oluyorduk. Ben 'Bu iş bitmiştir!' diye gidiyordum, çekiyordum telefonu, kafamı vurup rahatça uyuyordum. Bu hep böyle oldu. Defalarca böyle oldu. Birlikte mücadele ettiğimiz insanlar günlerce mutsuz oluyorlar, günlerce ağızlarını bıçak açmıyor. Bana bir şey olmuyordu. 12 Mart'ta, 12 Eylül'de mücadelemiz kesintiye uğradı, ancak bizi hedeflerimizden uzaklaştıramadı askeri darbeler. Hapis, sürgün, her şeyin hakkını verdik. Hepsini çok doğal karşıladık. Bir karar verip yola çıktıktan sonra, güzergahta karşısına çıkabilecek engelleri peşinden kabul etmesi gerekiyor insanın. Ama hiç pişman olmadım.
Beni en çok etkileyen, kendimi sorumlu saydığım insanların karşılaştığım güçlükler dolayısıyla sıkıntıya düşmeleriydi...
• Ailenizi mi kastediyorsunuz?
"Evet. Bir yandan da birlikte mücadele ettiğim insanların üzülmeleri, beni üzerdi. Şimdi çocuklar çok üzülecekler, diye sıkılırdım. Bizi 12 Eylül'den kısa bir süre sonra gözaltına altına aldılar işte. Kızım okuldaydı. Okuldan geldi. Evde arkadaşlar, gazeteciler falan. Ben gidip merkez komutanlığına teslim olacağım. Kızıma anlatmaya çalıştım, hiç anlatamadım. Kızımı çok sarstı bu olay. 'Ama niye sen?' diyordu bana. Bu soruya yanıt veremedim işte. Bir yandan, müdahale edenleri çocuğun gözünde harcamak istemiyordum. Onlara karşı bir düşmanlık duygusu, husumet yaratmak istemiyor, kendi kararımı kendisi versin istiyorum. Bir yandan onları harcamayacağım, bir yandan çocuğun çok sevdiği, çok beğendiği, hiçbir olumsuzluk kondurmadığı babasının böyle bir önlemin hedefi olmasını doğal karşılamasını sağlayacağım... Çok sıkıntılı bir andı bu. Görüyorsunuz hala o anın ağırlığını duyuyorum. 'Ama niye sen?' diyordu bana ve ben acizdim yanıtlamakta.
Bir de aileme çektirdikleri... Beni Zincirbozan'a gönderdiler. Eşim Olcay, bir yandan çalışıyor, bir yandan iki çocuk... Cuma günleri otobüse biner. Ankara'dan Çanakkale'ye 12, 13 saat otobüs yolculuğu. Gelir, bir hafta sonu Zincirbozan'da iki kez beni ziyaret eder, pazar akşamı yine otobüse biner ve pazartesi sabahı Ankara'da, çocukları okula götürür, kendisi işe giderdi. İşte bu tür üzüntülerdi benimki. Siyasete bulaşmanın benim değil de, çevrem için ağır bir bedeli olduğunu ve suçluluk duygusunu böylece anlayıp taşıdım. Biz kendimizi sürgündeyiz diye değerlendiriyorduk, aslında rahat koşullardaydık. Siyasal olarak elbette, hak etmediğimiz bir kısıtlamaya maruz kalmanın isyan duygusu içindeydik. Bu da siyasetçinin doğal mücadelesinin bir parçasıydı ve şikayet etme hakkına sahip değildik. Ancak, demin söyleyeceklerim, çoluk çocuğun çektikleri, Olcay'ın çektiklerini unutamıyorum.
• Oran sakinlerinden duyduk. Enerji Bakanlığınız sırasında, tüpgaz sorunu vardı ve kızınız da tüpgaz kuyruğunda beklermiş komşularla.
"O bizim yaşam biçimimiz. Kendimize saygımızın gereği."
• Eşinizi, diğer lider eşleri kadar politika sahnesinde görmüyoruz. Kendi tercihi mi, yoksa siz mi istemiyorsunuz?
"Tümüyle kendi tercihi. O siyasete karşı gereken ölçüde kendine düşeni yaptığı kanısında. Ve haklı da. Politika sahnesinden hazzetmiyor. Biliyor ki bütün bunlar gelip geçicidir. Hiçbir özü ve anlamı yoktur. Olcay'la çok mutluyum. Yaşamını hiç benim sıfatlarıma göre değiştirmemiştir. Hükümette olduğum dönemlerde de dolmuşa biner, işine gider, özellikle bir dakika gecikmemeye özen gösterir ve kendi başarısıyla tatmin olma yolunu seçmiştir. Benim oluşumum yıkılıp yeniden yapılma değildir. Jeolojik katmanlar gibi, genişlemeye, üst üste yığılmaya yönelir. Neyse, ben daha fazla itirafta bulunmadan susayım artık..."
Benim oldukça tutucu bir yanım var. Çevremle ilişkilerimi kolay değiştirmem. Yani berberimi değiştirmem, terzimi değiştirmem. Orayı bırak, buraya geç, içime ihanet ediyormuşum gibi bir duygu gelir. Görevlerim, sorumluluklarım değişir. Ancak yaşam çevremi aynen korumaya çalışıyorum. Mekan alışkanlıklarım, bağımlılıklarım vardır. Eski terliklerimi bile değiştirmeyi sevmem. Siyasette, otuz yıl içinde çevreler biçilir, yenileri kurulur. Oysa ben 30 yıl önce birlikte olduğum insanlarla yine birlikteyim. Yine birbirimizin gözünün içine bakabiliriz. Karşı karşıya gelmiş, tartışmışızdır. Ama birbirimize saygıyı ve sevgiyi daima koruyarak götürürüz.
