Kabara sesleri
Milliyet · 14 Nisan 1996
Fransız devriminin “yediği çocuklarından”, biraz rüşvetçi, biraz ahlaksız, ama yüzbinlerce insanın giyotine gönderildiği “terör” devrine karşı çıkma cesaretini gösterdiği için, 35 yaşında başı kesilen büyük hatip Danton, yüzyıldır Odeon kavşağını mesken tutmuştur. Yağmur çamur, kar tipi demeden Saint Germain bulvarından akan araba selinin ortasında dikilir ve “sağımdaki Danton kahvesine mi girsem, yoksa solumdaki Odeon kıraathanesinde mi demlensem?” kararını bir türlü veremez gibidir. Ölümsüz olduğu için taş kesilen ya da taş olduğu için ölümsüzleşen Danton düşünedursun, biz faniler kimi kez Danton kahvesinde karar kılarız, kimi kez Odeon Relais’sinde.
Yeryüzü ışıklarının gökyüzü ışıklarına galip geldiği bir akşam saatinde, anaç tavuklar gibi gururlu iki kadın Saint Germain bulvarında Danton’a doğru yürüyoruz. Ardımızda civcivlerimiz. O civcivler ki, Paris’li ilk yıllarımızda mini minnacık ve yumuşacıktılar. Şimdi palazlandılar, tepemizden bakıyor, arkamızdan geliyor ve ufak tefek anacıklarına göz kulak oluyorlar.
“Bir kadının nesi var, iki kadının sesi var,” dedirtircesine, Paris kaldırımlarını çınlatıyor kahkahalarımız. Birden, kaldırımları bizim değil, başka kadın topuklarının çınlattığını anlıyoruz. Bizim taş Danton’un karşısında dört güzel kadın. İncecik, balerin gibi vücutlarına yapışan siyah sahne giysileri içindeler.
Fred Astaire ile Gene Kelly’nin heykelini dikmeye gerek yok. Kabaralı pabuçlarıyla kaldırımı dövüyor, usta bir hallaçın telinden çıkan tınılar bu gencecik kadınların ve onların çocuklarının zarif ayaklarıyla taş zemini inletiyorlar. 1950’li yılların müziği eşliğinde, Fransızcasıyla “Klaket”, İngilizcesiyle “Step” yapıyorlar. Kabaralı pabuç “step”leriyle Paris sokaklarını çınlatacaklar. Küçücük ayaklarıyla, damakları değil, sokağı şaklatıyor, eşsiz bir göz ve kulak ziyafeti çekiyorlar davetsiz konuklara.
Köşele çabuk eskimesin diye, pabucun bir ön ucuna, bir de topuğuna. Atların nal demiri, babalarımızın kabaralı pabuçları vardı. Şak şak diye değil, çıt çıt diye ses verirdi o adımlar ve çalmadan, çırpmadan kazanılmış iki kuruşun, alın terinin yere düşen tınılarıydılar.
Saint Germain bulvarında klaket yapıyor siyahlar içinde dört güzel kadın. Önlerindeki iki ekmek sepetine, “herkes karınca kanesinde mi demlensem?” kararını bir türlü veremez gibidir. Bu gecenin rızkı taş Danton’un karşısında, yarın yeni bir gün, yeni bir bereket getirir, kesin.
Birden Türkiye’ye gidiyor aklım. Milliyet’te Sule Çizmeci ile İhsan Yılmaz’ın haberini anımsıyorum. Semra Edes “homfendi”, birlikte Amerika’ya kaçtığı kocası Selim Edes efendinin yuttuğu milyarlarla iyice semirmiş olarak İstanbul’a dönüp, “gönlünce” eğlenmiş. Tüyü bitmemiş yetimin hakkını leşkerine indiren gönüllülere, bence “manda yüreği” denir.
Belli ki bir dans okulunun öğrencileri ya da amatör bir tiyatro topluluğunun emekleme çağındaki o yarı aç ama inançlı ve mutlu “bohem”leri. En genci, dokunsan kırılacak zariflikte bir Japon kızı. Uzun siyah saçları topuklarının temposunda uçuşuyor, ellerini çırptıkça kristal şıngırtıları duyuluyor.
Biliyorum, Türkiye’nin çoğunluğu unuttu kabaralı pabuçların ne olduğunu. Ülkemizde yoksul pabuç uçlarına çakılırdı kabara.
Gerçek insan yüreğinin derinliklerinde, belleğin incecik bir yerinde, kendi pabuçlarının olmasa bile, uzaklarda birinin kabara sesleri çınlar mutlaka. O çınlama unutulmaz. Unutulursa, insan olunmaz.
[Fotoğraf altyazısı: Fotoğraf: Daniel Colagrossi]
